15 Ocak 2012 Pazar

Hürriyet / 06.02.2002

Hürriyet Gazetesi'nin Delta 32 Mutasyonu Konusundaki Yanılgısı 

06.02.2002 tarihli Hürriyet gazetesinde "AIDS'e meydan okuyan İngiliz köyü" başlıklı bir haber yayınlanmıştır. Bu haberde İngiltere’de bir köyde yaşayan insanlarda görülen bir mutasyonun bu kişileri AIDS’e karşı koruduğu ileri sürülmektedir. Söz konusu yazıda "Delta 32" adlı bu mutasyon, faydalı ve insanı enfeksiyonlardan koruyan bir mutasyon olarak tanıtılmıştır. Ancak bu yorum büyük bir yanılgıdır. Aşağıda tüm mutasyonların olduğu gibi bu mutasyonun da zararlı olduğu bilimsel veriler ışığında aktarılacaktır.

Savunma sisteminde hasar - Delta 32 mutasyonu

Bilindiği gibi mutasyon, DNA’da meydana gelen rastgele değişimlerdir. Bu değişimler DNA kodunun bozulması ile sonuçlanır. Bilinen tüm mutasyonlar ya tahrip edici ya da en iyi ihtimalle etkisizdir.

Habere konu olan Delta 32 gen mutasyonu ise, ilk başta AIDS hastalarında hastalığın ilerlemesini yavaşlatan bir unsur olarak tahmin edilmiştir. Ne var ki, yapılan çalışmalar sonucunda, bu mutasyonun organizmayı hiç bir şekilde korumadığı, aksine savunma sistemine zarar veren bir DNA hasarı olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Şubat 2001’de Chicago’da yapılan Sekizinci Oportunist Ve Retrovirüs Enfeksiyonlar Konferansı’nda açıklanan bir çalışma bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Buna göre, savunma sistemi hücresel bağışıklık düzeyinde hasar almıştır. Kromozomlarında Delta 32 mutasyonu saptanan hastalar bakteri ve virüslere karşı gereken savunmayı yapamamaktadırlar. Hastalar, özellikle de nadiren görülen, ölümcül Hepatit C enfeksiyonundan kaybedilmektedirler. Karaciğeri tahrip eden Hepatit C virüsü, Delta 32 mutasyonubulunan hastalarda daha şiddetli bir seyir izlemektedir. (1)

Söz konusu araştırmayı yöneten Bonn Üniversitesi’nden Dr. Rainer Woitas bu mutasyonun verdiği hasar hakkında şunları söylemiştir:

"Mekanizması tam olarak bilinmemekle beraber, muhtemelen bu mutasyonla mikroba karşı hücresel savunma cevabı bozulmuştur." (2)

Aaron Diamond AIDS Araştırma Merkezi’nden Dr. David D. Ho da, AIDS hastalarında gözlenen şiddetli Hepatit C virüs enfeksiyonunun sebebi olarak Delta 32 mutasyonunu göstermektedir:

"Bulgular bu mutasyonun Hepatit C enfeksiyonunun daha da kötüleşmesi ile bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır." (3)

Söz konusu mutasyonun zararları hakkında bilinenler şimdilik bu kadarla sınırlıdır. Ancak bilim adamları bu mutasyonun vücutta başka hastalıklardan da sorumlu olduğunu düşünmektedir. Bu hastalıklar arasında enflamatuvar barsak hastalıkları olarak adlandırılan ve kesin tedavisi bulunmayanÜlseratif Kolit ve Crohn hasalıkları da yer almaktadır. İlişkili olduğundan şüphelenilen hastalıklar hakkında detaylı çalışmalar halen sürmektedir.

Görüldüğü gibi ilk başta AIDS hastalığının yavaşlamasına neden olduğu düşünülen bir mutasyonun daha sonra çok farklı zararları olduğu anlaşılmıştır. Gerçekten de hassas bir bilgi zinciri olan DNA’da tesadüfen meydana gelecek bir değişikliğin bilgiyi ileri götürmesi mümkün değildir. DNA şifre zincirine rastgele bir müdahale bu kusursuz bilgiyi bozacaktır.

Bu yüzden, mutasyonları organizmayı daha ileri götürecek kazalar olarak kabul eden neo-Darwinizm, büyük bir çıkmaz içindedir. Darwinizm progandası yapmak amacıyla ileri sürülen "faydalı mutasyon" örneklerinin hepsinde de, Delta 32 gen mutasyonu örneğinde olduğu gibi, çarpıtma vardır.

Kısacası bilim, canlıları tesadüf ürünü olarak göstermek isteyen teorileri çürütmekte, canlılığın gerçekte Allah’ın eseri olduğunu göstermektedir.

[1]Woitas RP. CCR5- Delta32 Mutation-Protective Against HIV, but Bad for Hepatitis C Virus? Abstract 499. Programs and Abstracts of the 8th Conference on Retroviruses and Opportunistic Infections. February 4 - 8, 2001, Chicago, IL.
[2] Woitas RP. CCR5- Delta32 Mutation-Protective Against HIV, but Bad for Hepatitis C Virus? Abstract 499. Programs and Abstracts of the 8th Conference on Retroviruses and Opportunistic Infections. February 4 - 8, 2001, Chicago, IL.
[3]Reuters Health-Chicago, 2/8/2001

Hürriyet / 06.02.2005




































































Hürriyet Gazetesinin Rastlantı Yanılgısı


Hürriyet gazetesinin 6 Şubat 2005 tarihli Pazar ekinde "Bilime göre rastlantılar hayatın ta kendisi" başlıklı bir yazı yayınlandı. Hürriyet bu yazıda, rastlantıların hayatta yeniliklere, kimi zaman bilimsel buluşlara kimi zaman kariyerle ilgili kararlara kimi zaman da beklenmedik türden kazalara yol açmasından örnekler veriyor, okurlarına rastlantısal karşılaşmaları daha fazla ciddiye almanın iyi olacağını salık veriyordu.

Kuşkusuz önceden tahmin edilmeyen karşılaşmaları akılcı bir şekilde değerlendirmek, önemsiz gelişmeler olarak gözardı etmemek gelişim açısından faydalı bir tavırdır. Ancak Hürriyet gazetesinin bu yazıda vermeye çalıştığı mesaj bununla sınırlı kalmamaktadır ve bu yazının bundan sonraki kısmında çürütülecek olan iddia da bu mesajla birlikte gizliden gizliye telkin edilmeye çalışılan evrimci görüştür.

Hürriyet gazetesi, rastlantıların "tahmin edilir olmama" ve "bilinçsiz olma" özelliklerini birbirine karıştırarak yanıltıcı evrim propagandasına girişmektedir. Bu propagandanın aşağıda verilen örnekleri incelendiğinde konu daha iyi anlaşılabilecektir.

On yıldır görmediğiniz bir lise arkadaşınızla yabancı bir ülkede karşılaştığınızda bunun önceden tahmin edilmeyen bir karşılaşma olduğu açıktır. Veya Hürriyet gazetesinde Alexander Fleming'in örnek verilen bilimsel buluşu da aynı şekilde önceden tahmin edilmeyen bir buluştur. (Fleming, bakterileri etkisiz kılacak bir madde için araştırmalar yaptığı sırada, bakterilerin bulunduğu kaplardan birinde oluşan küflerin oradaki bakteri türünü yok ettiğini fark etmiştir.)

Yine Hürriyet gazetesinin bir başka örneğine göre, bir insanın bir dostunun telkiniyle hayatında kritik bir karar vermesi, örneğin kariyer tercihi yapması da önceden tahmin edilmeyen bir rastlantıdır.

Paragraflara gizlenmiş olan felsefi telkin

Hürriyet gazetesi, herkesçe kabul edilebilir bu örnekleri verdikten sonra felsefi açıdan tamamen farklı boyutta bir konuya -okurlara sezdirmeden- geçmektedir. Bu örneklerden yola çıkan Hürriyet, rastlantıların yaşamın başlangıcındaki sözde rolü ile ilgili evrimci telkinleri sıralamaktadır. Şimdi aşağıdaki telkine bakalım ve bunun yukarıda aktarılan örneklerle farklılığını inceleyerek Hürriyet'in evrim propagandasını gözler önüne serelim.

Hürriyet yazısının devamında rastlantılarla ilgili olarak şu ifadelere yer verilmektedir:

...rastlantılar her gelişmenin itici gücü ve sonucudur. Yalnızca onlar sayesinde dünyaya yenilikler geliyor. Oysa sadece tahmin edilebilir olayların yaşandığı yerde hiçbir şey değişmez. Bir toplumun gelişimi kadar yaratıcılık da aynı kuralları takip eder. Yaratıcılık, daha önce birbirleriyle ilişkisi olmayan elementlerin birleştirilmesi ve denenmesine dayanır.

Evrim kuramına göre de canlılar dünyası böyle bir deneme oyunu ve yanılgıyla ortaya çıktı.

Hürriyet yazısındaki "rastlantılar her gelişmenin itici gücü ve sonucudur" ifadesi son derece dikkat çekicidir. Bu kısa cümlede çok büyük bir felsefi telkin gizlidir. Hürriyet gazetesi rastlantıların itici güç (sebep) ve sonuç olduğunu iddia etmektedir ki bu, yaşamın rastlantılarla ortaya çıkmış olduğu iddiasını içermektedir. Nitekim Hürriyet, "Evrim kuramına göre de canlılar dünyası böyle bir deneme oyunu ve yanılgıyla ortaya çıktı" ifadesiyle bu yazıdaki asıl amacının "günlük yaşamınızda önceden tahmin edilmeyen karşılaşmaları hafife almayın" mesajıyla sınırlı olmadığını göstermektedir. Yaşamı bir tür deneme yanılma oyunu ürünü sayan Hürriyet, canlılardaki tasarımın bilinçli olarak yaratılmadığını, sözde kör tesadüflerle rastlantısal olarak ortaya çıktığını iddia etmektedir.

Bilinç faktörü içeren rastlantıları çarpıtmak

İşte bu noktada sözü edilen rastlantı sadece "önceden tahmin edilmeyen karşılaşmalar" değil, "bilinçten yoksun, tamamen kör" rastlantıdır. Hürriyet gazetesinin yazımızın başında aktardığımız örneklerinin "önceden tahmin edilmeyen" özelliğiyle öne çıkan rastlantılar olduğunu belirtmiştik. Şimdi bu örneklere kısaca dönelim ve bunları bir de bilinç faktörü açısından inceleyelim. Bu inceleme gösterecektir ki, Hürriyet gazetesi bilinç faktörü içeren rastlantıları, bilinçsiz rastlantılara dair iddiası yönünde göz boyayıcı örnekler olarak kullanmaktadır.

Örneğin, Fleming önceden tahmin etmediği bir şekilde bakterilerin küfler tarafından imha edildiğini bulmuştur. Ancak bu buluşun bilinçsiz bir buluş olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü Hürriyet yazısında da belirtildiği gibi Fleming bunun için on yıldır araştırma yapmaktadır. Yani penisilini keşfi, bir amaç doğrultusunda başlatılan planlı bir sürecin parçasıdır. Laboratuvar ortamında Fleming'in bakterileri o kapta biriktirmesi, bu önceden tahmin edilmeyen buluşun "bilinçli" bir unsurudur.

Aynı şekilde, bir arkadaşının kariyer tercihinde etkili olan birisi de ona verdiği tavsiyede muhakeme yeteneğini yani aklını kullanmakla, kişinin kariyeriyle ilgili önceden tahmin etmediği bu seçimine bilinçli bir faktör katmış olmaktadır.

Örneğin bir futbol maçında, hiç beklenmedik şekillerde goller gerçekleşebilir. Ancak bu rastlantılarda bilinçli bir unsur vardır çünkü nihayet ortada topu üç direğin ortasından geçirmek için mücadele eden 22 bilinçli insan vardır. Hürriyet'in örnekleri de bu şekildedir. Evet, insan yaşamındaki rastlantılar önceden tahmin edilmeyen şekillerde gerçekleşir ancak Hürriyet, bilinç faktörü içeren örnekler vermektedir.

Ne zaman ki Hürriyet bu örneklerden yaşamın kör tesadüflerin ürünü olduğu iddiasına geçmektedir, işte o noktada aldatmaca başlamış olmaktadır. Çünkü insanların bilinç altına "bakın insan yaşamında bu rastlantılar bu gibi yenilikler meydana getiriyor. İşte yaşam ve evrim de böyle rastlantılarla ortaya çıkmış yeniliklerdir" şeklinde tamamen gerçek dışı üstelik hiç de dürüstçe olmayan bir telkinde bulunmaktadır.

Gizliden gizliye ateizm propagandası

Bu noktada, Hürriyet'in, buraya kadar ismi belirtilmemiş bakış açısının adını da koymak gerekir. Hürriyet, yaşamla ilgili olarak rastlantıların hem sebep hem de sonuç olduğu bir modeli savunmaktadır. Bunun adı ateizmdir. Rastlantıların hem sebep hem de sonuç olarak anlatımı, gizliden gizliye ateizm propagandasının başta gelen bir özelliğidir. Nitekim Fransız Bilimler Akademisi eski başkanı Pierre Paul Grasse'ın, "...tesadüf kavramı, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir" sözleri bu gizli ilahlaştırmaya işaret etmektedir. 1

Yaşam, rastlantılarla ortaya çıkması kesinlikle imkansız olan bir olgudur. Nitekim yaşamın kompleksliğini kısaca ele alıp bu kompleksliğin rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimaline dair hesaplamalara göz attığımızda, Hürriyet'in göz boyayıcı kelime oyunlarıyla yaptığı "deneme yanılmayla ortaya çıkan yaşamın temelinde rastlantı var" telkini darmadağın olacaktır.

Darwinist zoolog Richard Dawkins, yaşamın henüz tek bir hücre seviyesinde ortaya koyduğu kompleksliği şöyle bir örnekle anlatmaktadır:

"Fizik kitapları karmaşık olabilir, ama... bir fizik kitabında açıklanan obje ve olgular, yazarının bedenindeki tek bir hücredekinden daha basittir. Bu hücrelerin çoğu birbirinden farklıdır, hassas bir mimari ile, mühendislikle ilgili bir kitap yazma yeteneğine sahip bir makineyi [yazarın bedenini] meydana getirirler. Ve bu yazar, trilyonlarca hücreye sahiptir... Her bir hücre çekirdeği... Encyclopedia Britannica ansiklopedisini oluşturan otuz ciltten daha çok miktarda ve dijital olarak kodlanmış bilgi içeriğine sahiptir. Ve bu bilgi saklama kapasitesi her bir hücre için geçerlidir, tüm hücrelerin toplamı için değil." 2

Dawkins'in sözünü ettiği bu yüklü genetik bilginin, Hürriyet'in iddia ettiği gibi tesadüflerle ortaya çıkma ihtimali kesinlikle bulunmamaktadır. Önde gelen bilgi teorisyeni ve biyofizikçi Hubert Yockey, en küçük genomda yaşamın mümkün olması için gerekli bilgi içeriğinin miktarını ölçmüş ve bunun rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimalinin 10186,000'de birihtimal olduğunu ortaya koymuştur. 3 Gerçekleşme ihtimali 1050'de birden küçük olan olaylar imkansız kabul edilirler.4Dolayısıyla yaşamın tesadüfen ortaya çıkma ihtimali "0"dır. Bilim, Hürriyet'in rastlantı masalını kesinlikle reddetmektedir.

Yaşamın kompleks yapısının rastlantılarla ortaya çıkma ihtimali üzerinde kapsamlı olarak çalışmış bir araştırmacı, ünlü astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle'dur. Hoyle yaşamın rastlantısal şekilde başlamasının kesinlikle imkansız olduğu sonucuna varmış, bu imkansızlığı aşağıdaki iki çarpıcı örnekle açıklamıştır:

Bütün evreni kaplayan bir hurda yığını olduğunu varsayın. Ve bu hurda yığınının içinde Boeing 747'ye ait parçalar ve elektrik devreleri karışık ve birbirinden bağımsız olarak bulunsun. Bu hurda yığınına bir kasırga isabet etsin. Bu kasırganın ardından tüm parçaları biraraya gelmiş uçuşa hazır bir Boeing 747 çıkabilir mi? 5

"Rubik kübünü uzaktan tanıyan bir kimse bile kübün yüzlerini rastgele oynatan bir görme özürlünün çözüm elde edemeyeceğini kabul edecektir. Şimdi sırası bozulmuş Rubik küplü 1050 görmeyen insan bulunduğunu ve hepsinin aynı anda çözülmüş şekle ulaşmaları olasılığını hayal etmeye çalışın. Artık hayatın bağlı olduğu birçok polimerden [kompleks kimyasal bileşiklerden] sadece bir tanesinin rastgele yer değiştirmesi fırsatına sahipsiniz. Sadece bio-polimerlerin değil aynı zamanda programlanmış bir hücrenin çalışması da ilkel organik çorbada rastgele oluşamazdı". 6

Görüldüğü gibi, değil tek bir hücrenin, hücreyi oluşturan çok sayıda kompleks proteinden tek bir tanesinin dahi rastlantılarla ortaya çıkma ihtimali bulunmamaktadır.

Sonuç:

Hürriyet gazetesinin yaşamın deneme-yanılma ürünü bir rastlantı olduğu yönündeki iddiası bilim dışı bir iddiadır. Moleküler biyoloji ve genetik bilimleri, canlıların DNA'sında yüklü miktarda genetik bilgi bulunduğunu üstelik bu genetik bilgiyi tercüme eden bir kod ve mekanizmanın varlığını ortaya çıkarmıştır. Bir insan hücresinde ansiklopedik miktarda bilgi saklıdır. Yukarıdaki matematiksel hesaplamaların sonuçlarının da ortaya koyduğu gibi böyle bir bilginin rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimali kesinlikle bulunmamaktadır.

Yaşamın kökeniyle ilgili doğru açıklama rastlantı değil, bilinçli tasarımdır. İster Mors alfabesi, ister Arap alfabesi veya isterse DNA alfabesi olsun bir kod her zaman için bir aklın varlığına işarettir. Hürriyet gazetesini sabah eline alan bir okur, gazetenin ön sayfasının mürekkebin kağıt üzerine kazayla dökülüp rastlantısal olarak o yazıları ve resimleri ortaya çıkardığını asla düşünmez. Hürriyet gazetesinden çok daha yüklü miktarda bilgi barındıran DNA'nın da rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimali bulunmamaktadır. Hürriyet gazetesine felsefi olarak sürdürdüğü bu yanılgıyı terk etmesi ve yaşamın kökeninin bilinçli tasarım yani yaratılış olduğunu kabul etmesi çağrısında bulunuyoruz.

1. Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.107
2. Richard Dawkins., "The Blind Watchmaker," [1986], Penguin: London UK, 1991, reprint, ss17-18
3. Hubert Yockey, Calculating Evolution, Vol. 3 No. l, p. 28 ( Cosmic Pursuit , 2003)
4. Emil Borel, "Elements of the Theory of Probability", Prentice Hall, Eaglewood Cliffs, New Jersey, 1965
5. Fred Hoyle, The Intelligent Universe, Dorling Kindersley Limited, 1983, s. 19
6. Sir Fred Hoyle, "The Big Bang in Astronomy", New Scientist, vol. 92 (19 Kasım 1981), s. 526-527

Hürriyet / 19.11.2003

Şair Adonis'in Hürriyet Gazetesindeki Çarpıtmaları

Hürriyet gazetesinin 19 Ekim tarihli Pazar ekinde, gazeteci Özdemir İnce'nin Arap şair Adonis ile yaptığı bir söyleşi yayınlandı. Söyleşide, kendisini bir ateist olarak tanıtan Adonis, İslam ve genel olarak İlahi dinler hakkında bir takım yanlış yorumlar yapıyordu.

Bu yorumların başında, Adonis'in, günümüz İslam dünyasında bazı çevrelerde yaşanan bazı olumsuzlukları İslamiyet'e mal etmeye kalkması gelmektedir. Oysa bir dinin, bu dine mensup olan bazı kişilerin hatalarına göre değerlendirilemeyeceği aşikardır. Her dinin ve her türlü dünyevi ideoloji ve felsefenin uygulayıcıları arasında bağnaz insanlar olabilir. Kıstas olarak alınması gereken, o dinin temeli olan kutsal kitap ve Peygamberi'nin sünnetidir. İslamiyet'in kaynağı olan Kuran-ı Kerim'e ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine bakıldığında ise, İslam dünyasında kimi zaman yaşanan bir takım olumsuzlukların, Kuran'ın yanlış anlaşılmasından veya Kuran'ın ve sünnetin yerine bir takım yanlış gelenek ve hurafelerin kabul edilmesinden kaynaklandığı açıkça görülür.

Adonis'in diğer bir büyük yanılgısı, monoteist (Tek Allah'ı kabul eden) dinlerin, bu dinler öncesinde var olan putperest inançlara göre kültürel yönden sözde "geri" olduğunu iddia etmesidir.

Adonis bu iddiasının saçmalığını "monoteizm bilimi ve tekniği yarattı" itirafında bulunarak hafifletmeye çalışmaktadır, ama tarihi inceleyen herkes, İlahi dinlerin sadece bilim ve teknik alanında değil, kültür alanında da insanlığı aydınlattığını açıkça görebilir. Sanat, mimari, edebiyat alanlarında İslamiyet'in ve Hıristiyanlığın insanlığa kazandırdığı eserler sayılamayacak kadar çoktur. İslamiyet'in, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e vahyolunmasının hemen ardından, sadece bir kaç on yıl içinde, dünyanın en görkemli medeniyetlerinden biri inşa edilmiştir. İlk İslam devletlerinden Osmanlı'ya kadar uzanan görkemli İslam medeniyeti, muazzam camiler, saraylar, şehirler kurmuş, insanların yaşam standartlarını ve kültür düzeylerini öncesiyle kıyaslanamayacak kadar yükseltmiştir. (Detaylı bilgi için bkz. İslam'ın Yükselişi, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık) Batı'nın tarihinde de en büyük sanat, mimari ve edebiyat eserleri, Kitab-ı Mukaddes'i temel alan görkemli tablolar, heykeller, katedrallerdir.

Adonis'in röportajda yer alan, "Monoteist uygarlık sadece savaş, milliyetçilik, ırkçılık ve diktatörlükler yarattı" cümlesi ise, büyük bir tarihsel çarpıtmanın ifadesidir. Tarih bilinci olan herkes bilir ki, sözkonusu savaş, aşırı milliyetçilik, ırkçılık, diktatörlük gibi olgular, din karşıtı bir felsefe olan Aydınlanma düşüncesinin Avrupa'ya egemen olmasından sonra tırmanışa geçmiştir. Hele ırkçılığın İlahi dinlerle ilişkilendirilmesi çok büyük bir çarpıtmadır. İslam ve Hıristiyanlık gibi İlahi dinler, tüm insanları Allah'ın eşit olarak yarattığını ve ırklar arasında hiç bir ayrım bulunmadığını açıkça ifade ederler. Irkçılık asıl olarak 19. yüzyıl Avrupası'nda gelişen Sosyal Darwinist fikirlerin bir ürünüdür ki, bilindiği gibi, Sosyal Darwinizm İlahi dinlere tamamen karşıt olan bir teoridir. (Ayrınıtılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Darwinizm'in İnsanlığa Getirdiği Belalar, İstanbul, 2000)

Aslında, "savaş, aşırı milliyetçilik, ırkçılık ve diktatörlükler", asıl olarak putperest (pagan) kültürlerin ve onların 19. yüzyılda gündeme getirilmesiyle üretilen neo-paganizmin ürünleridir. Dünyanın ilk faşist sisteminin, putperest Yunan'daki Sparta olduğu, herkes tarafından bilinir. Tek amaçları kan dökmek ve savaşmak olan faşist Spartalılar, yeni doğan güçsüz bebekleri "savaşmaya yaramaz" diye öldürecek kadar canidirler. Bunun benzeri olan bir diğer sapkınlık, cahiliye Araplarında görülmektedir: Yeni doğan kız bebekleri diri diri toprağa gömme adeti de putperestlere aittir. (Detaylı bilgi için bkz. Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi: Faşizm, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)

Adonis'in hararetle övdüğü Mısır Firavunlarının çoğu; onbinlerce köle işçiyi ölesiye çalıştırarak kendilerine dev mezarlar (piramitler) yaptıran, sonra da öldüklerinde eşlerini de bu piramitlere diri diri gömdüren psikopatlardır. İnsanlık tarihinin en büyük vahşetlerine imza atan Hitler veya Stalin gibi diktatörler de, neo-pagan veya ateist öğretilerin temsilcileridirler. İlahi dinlerle hiç bir ilgileri yoktur.

Kısacası Adonis'in İslam'a ve genel olarak İlahi dinlere yönelttiği suçlamalar tamamen asılsızdır ve tarihin çarpıtılmasına dayanmaktadır. Bu çarpıtmanın ardındaki etken ise, büyük olasılıkla, Adonis'in ateizmidir.

Hürriyet yazarı Özdemir İnce'nin, bu fanatik ve içi boş ateist propagandayı çok derinlikli bir fikir sanarak okurlarına aktarması ise, hem kendisi hem de gazetesi adına büyük bir gaf olmuştur. Özdemir İnce'nin ve Hürriyet yazı işlerinin akıl ve sağduyu ile hareket ederek, okurlarına aktardıkları yazılarda daha seçici olmalarını diliyoruz.

Hürriyet / 03.05.2001

Hürriyet Gazetesi Yazarı Özdemir İnce'nin Darwinizm Yanılgıları

3 Mayıs 2001 tarihli Hürriyet gazetesinde Özdemir İnce'nin köşesinde, "Evrim düşüncesi neye aykırı?" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Yazıda, son haftalarda bazı milletvekillerinin, ilk, orta ve yüksek eğitim kurumlarında evrim teorisinin okutulmasına karşı verdikleri hukuk mücadelesi konu edilmekte ve söz konusu milletvekillerinin görüş ve tutumları eleştirilmektedir. İnce'nin eleştiri ve açıklamalarındaki bazı önemli hataları ve iddialarındaki çelişkileri belirtmekte fayda görmekteyiz.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın evrim teorisi ile ilgili açıklamaları Cumhuriyet'in hiçbir ilkesi ile çelişmemektedir

İnce, Ankara milletvekili Zeki Çelik'in "evrim teorisinin geçersizliği konusunda halkın bilgilendirilmesini konu alan" soru önergesine, Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelen cevap için, "cumhuriyetin temel ilkeleriyle çelişen fetva" yorumunda bulunmuştur. Bu, İnce'nin konuya karşı önyargılı tutumundan kaynaklandığı anlaşılan, son derece temelsiz bir yorumdur. Ne Zeki Çelik'in soru önergesinde, ne de Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelen cevapta Cumhuriyet'in herhangi bir ilkesi ile çelişen en ufak bir nokta bulunmamaktadır.

Zeki Çelik'in Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan Sorumlu Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan'a verdiği soru önergesinde, şu sorular yer almaktadır:

"1. Bakanlığınıza bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Darwin'in evrim teorisi ile ilgili ilmi bir çalışması var mıdır?

2. Diyanet tarafından bu konuda camilerde hutbe veya vaazlarla halkımızın bilgilendirilmesi düşünülmekte midir?

3. Diyanet İşleri Başkanlığı, evrim teorisinin geçersizliği ile ilgili bilimsel kurumlarla veya bilim adamlarıyla işbirliği yapmayı planlamış mıdır?"

Konu ile ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelen cevap ise özetle şöyledir:

"(...) 2. Hz. Adem (a.s.)'ın ilk insan olarak yaratılmış olduğu, Darwin'in Evrim Teorisi'nin İslam inancı ile bağdaşmadığı ayet ve hadisler ışığında camilerde va'z ve hutbelerde vatandaşlarımıza anlatılmaktadır.

3. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ve Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi'nin ortaklaşa yürüttükleri "İslam Ansiklopedisi"nin ilgili maddelerinde, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlattırılmakta olan Kur'an tefsirinin ilgili ayetlerinin tefsirinde bu konuya yer verilecektir."

Bu açıklamadan da görüldüğü gibi Diyanet İşleri Başkanlığı kendi yetki ve ilgi sınırları içerisinde konu ile ilgili gerekli gördüğü "ilmi" çalışmaları yaptığını belirtmektedir. İnce'nin bu cevabı "Cumhuriyet ilkeleri ile çelişkili" görmesi ise anlaşılamaz bir mantıktır.

Evrim Teorisinin Allah inancı ile çelişmediği yanılgısı

Özdemir İnce, Darwinizm'in Allah inancıyla çelişmediği iddiasındadır ve hatta buna delil olarak Darwin'in bir sözünü göstermektedir. Bu yoruma göre, Darwin'in "dini inançlara hiç de karşı olmadığını" kabul etmemizi beklemektedir.

Oysa bilim tarihini inceleyen herkes, durumun hiç de öyle olmadığını bilir. Öncelikle Darwin'in "dini inançlara saygılı" olduğu izlenimi doğru değildir. Darwin uzun zaman boyunca inançsızlığını açıklamamıştır, çünkü çevresinden—hatta Hıristiyan olan eşinden—tepki almaktan çekinmiştir. Ancak Darwin'in pek çok yazısında, özellikle son dönemdeki yazılarında, inançsızlığı, dahası insanları inançtan vazgeçirme çabası aşikardır. Türlerin Kökeni kitabında bile, kendince türlerin "Yaratıcı tarafından var edilmediğini" ileri süren mantıkları sık sık tekrarlamıştır.

Darwinizm, ateizme, o zaman dünyada görülmediği kadar büyük bir destek vermiştir. Günümüzün en ünlü Darwinistlerinden biri ve "militan bir ateist" olan Richard Dawkins, "Darwin bize entellektüel olarak donanımlı birer ateist olma şansını verdi" derken, bunu ifade eder. Evrim teorisini kabul ettiği halde bir yandan da Allah'a inanan pek çok insan olduğu doğrudur. Ama önemli olan Darwinizm'in kendi hedefinin ne olduğudur ki, bu hedefin ateizmi desteklemek olduğu açıktır.

Evrim teorisine inanan, buna karşılık Allah'a inanmaya devam eden insanlar, genellikle Darwinizm'in bu asıl mesajını fark edemeyen kimselerdir. Oysa evrim teorisinin temel mantığı hayatın kökeni ile ilgili açıklamalardan bir Yaratıcının varlığını çıkarmaya dayanır. Teori, Yaratıcı'yı reddeder ve Yaratıcı'nın yerine doğa kanunlarını, tesadüfleri ve zamanı yaratıcı bir güç olarak kabul eder. Açıksözlülüğü ile bilinen evrimcilerden biri olan Pierre Paul Grassé bu gerçeği şöyle dile getirir:

"(Evrimcilerin canlılığın açıklaması olarak öne sürdükleri)... tesadüf kavramı, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir. " (Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.107)

Evrim teorisinin Allah inancını reddettiği gerçekte çok iyi bilinmektedir. Bu gerçeği bazı evrimciler de itiraf etmektedirler. Örneğin Sidney Üniversitesi'nden evrimci antropolog Dr. Michael Walker şöyle demektedir:

"Birçok bilim adamı ve teknoloji uzmanının Darwin teorisine dilleriyle hizmet ediyor olmalarının tek nedeninin, bu teorinin bir Yaratıcı olduğunu reddetmesi olduğunu kabul etmek zorundayız." (Dr. Michael Walker, Quadrant, Ekim1982, s.44)

Evrim teorisinin dine ve Allah inancına karşı olduğunu görmemek veya görmezlikten gelmek, bu teori ile bilimsel ve kültürel alanda yapılan mücadeleyi de takdir edememe sebebidir. Kimi çevreler ideolojik nedenlerle, Allah inancını reddettiği, Allah'ın belirlediği güzel ahlak yerine çatışmayı, bencilliği, çıkar mücadelesini desteklediği için bu teoriyi gözü kapalı olarak kabul etmektedir. Ancak İnce'nin Darwinizm'e olan "gözü kapalı bağlılığı"nın nedenini anlamak mümkün değildir.

İnce'nin, Allah'ın insanları evrim aracılığı ile yaratmış olduğu yanılgısı

İnce, yazısında Allah'ın iradesinin insanı evrimle de, Hz. Adem aracılığı ile de yaratmaya yeteceğini belirtmektedir. Allah, elbetteki insanları dilediği şekilde yaratmaya güç yetirendir. Ancak, Allah insanı ve diğer canlıları nasıl yarattığını Kuran'da açıklamıştır. Kuran'da yaratılışın evrim ile olduğunu gösteren tek bir ayet bulunmamaktadır. Aksine, canlıların Allah'ın dilemesiyle, yani doğaüstü bir yaratılışla var edildikleri bildirilmektedir. Eğer Allah insanları ve tüm canlıları evrimle yaratmış olsaydı, bu yaratılışın bilgisini Kuran'da insanlara bildirirdi. Dolayısıyla, İnce'nin evrim teorisi dinle çelişmez iddiası hiçbir bilgiye dayanmamaktadır.

Lenin, Stalin, Mao ve Hitler gibi kanlı diktatörlerin Darwinizm'den destek aldıkları bilinen bir gerçektir.

İnce yazısında, Lenin, Stalin, Mao ve Hitler gibi 20. yüzyıla acı ve katliam getirmiş olan diktatörlerin Darwinizm'den bilimsel destek aldıkları gerçeğini inandırıcı bulmadığını belirtmektedir. Oysa bu, tarihçiler ve sosyal bilimciler tarafından kabul edildiği gibi, bizzat bu diktatörlerin kendi ifadeleriyle de belirttikleri bir gerçektir.

Örneğin Hitler ırkçı ve savaşcı teorilerini geliştirirken Darwinizm'den, özellikle Darwin'in "yaşam mücadelesi" fikrinden ilham almıştır. Ünlü kitabı Kavgam'ın adını, bu yaşam mücadelesi fikrinden esinlenerek belirlemiştir. Hitler de aynı Darwin gibi (Charles Darwin, The Descent of Man, 2. baskı, New York, A L. Burt Co., 1874, s. 178) Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye koymuş ve şöyle demiştir: "Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz" (Carl Cohen, Communim, Fascism and Democracy, New York: Random House Publishing, 1967, ss.408-409)

Nazi Doktorları adlı kitabın yazarı olan Amerikalı tarihçi Michael Grodin Hitler'in ideolojisi ile Darwinizm arasındaki yakın ilgiyi şöyle açıklar:

"Nazi ideolojisi, Sosyal Darwinizm ve yirminci yüzyılın başlarında gelişen ırk arındırılması kavramları arasında kusursuz bir uyum vardı." (John J. Michalczyk (editor), Nazi Medicine: In The Shadow of The Reich (belgesel film), First Run Features, New York, 1997)

Amerikalı araştırmacı George Stein ise, American Scientistdergisine yazdığı bir makalede bu konuyu şöyle açıklamaktadır:

"Nazizm gerçekte, Darwinist devrimin bilimsel gerçeklerine tamamen uygun olan biyolojik bir politikayı, tüm bir topluma uygulamak için yapılmış ilk geniş çaplı ve bilinçli girişimdir.". (George Stein,American Scientist, vol. 76, Ocak/Şubat 1988, s. 52)

Ünlü evrimci Sir Arthur Keith ise, "Alman Führer'i bir evrimciydi. Almanya'nın tecrübesini, evrim teorisine uygun hale getirmek için bilinçli olarak çalıştı" sözleriyle Hitler'in evrimci yönünü vurgular. (Sir Arthur Keith, Evolution and Ethics, 1947, s. 246)

Hitler nasıl ırklar arası mücadele kosunuda Darwinizm'den teşvik gördüyse, 20. yüzyılın komünist diktatörleri de sınıflar arası çatışma konusunda Darwinizm'i yol gösterici olarak kabul etmişlerdir. Marx ve Engels'in Darwinizm'e büyük önem verdikleri, Marx'ın Darwin'in kitabını kendi felsefesinin "doğa tarihi açısından temeli" saydığı, Engels'in Doğanın Diyalektiği adlı kitabında Darwin'e övgüler yağdırdığı ve onun teorisini tekrarladığı bilinen gerçeklerdir. Marx ve Engels'in yolunu izleyen Plekhanov, Lenin, Trotsky ve Stalin gibi Rus komünistlerinin hepsi de, Darwin'in evrim teorisini benimsemişlerdir. Stalin'in gençliğinde bir din adamı iken Darwin'in kitapları nedeniyle ateist olduğu da tarihçiler tarafından not edilen bir gerçektir. (Alex de Jonge, Stalin and The Shaping of the Soviet Uninon, William Collins Sons & Limited Co., Glasgow, 1987, s. 22)

Stalin Darwin'in fikirlerine verdiği önemi, iktidarda iken de şöyle açıklamıştır:

"Genç nesillere... üç şeyi öğretmeliyiz: Dünyanın yaşını, jeolojik orijinini ve Darwin'in öğretilerini." (Kent Hovind, The False Religion of Evolution, http://www.hsv.tis.net/....ke4vol/evolve/ndxng.html )

Komünist rejimi Çin'de kuran ve milyonlarca insanı katleden Mao ise kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını, "Çin sosyalizminin temeli, Darwin'e ve Evrim Teorisi'ne dayanmaktadır" diyerek açıkça belirtmiştir. (K. Mehnert, Kampf um Mao's Erbe, Deutsche Verlags-Anstalt, 1977)

Darwinizm'in Mao ve Çin komünizmi üzerindeki etkisi, Harvard Üniversitesi’nden tarihçi James Reeve Pusey'in, China and Charles Darwin (Çin ve Charles Darwin) adlı araştırma kitabında detaylarıyla anlatılmaktadır. (Cambridge, Massachusetts, 1983)

Darwinizm ile totaliter ideolojiler arasındaki ilişki günümüzde de sürmektedir. Gerek Avrupa'da giderek daha da etkin hale gelen ırkçı neo naziler ve dazlaklar, gerekse de komünist örgütler hala Darwinizm ile eğitilmektedirler. Bu örgüt ve gruplar, internet sitelerinde ve yayınlarında da Darwinizm propagandası yapmaktadırlar. Bunlar, biraz araştırma ve önyargısız bir değerlendirme ile açıkça görülebilecek gerçeklerdir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya,Darwinizm'in İnsanlığa Getirdiği Belalar, İstanbul, Ekim 2000; Harun Yahya, Komünizm Pusuda, İstanbul, Nisan 2001; Harun Yahya, Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi Faşizm,İstanbul, Mayıs 2001)

İnce'nin Taliban ve Hizbullah örneğindeki mantıksızlık

İnce, yazısında şöyle bir mantık öne sürmektedir: "Bölücü ve yıkıcı terör örgütlerinin esin kaynağı materyalist fikirler ise Hizbullahçılar ile Taliban'ın ilham kaynağı ne olabilir? Darwin'in evrim kuramı ile materyalist görüşler mi yoksa İslam mı?"

İnce'nin burada kullandığı mantığın son derece çürük olduğu açıktır. Kuran, barış ve güvenliğe çağıran, insanlara dostluğu, hoşgörüyü, bağışlamayı, sevgiyi şefkat ve merhameti, fedakarlığı, paylaşmayı güzel ahlak olarak gösteren Allah'ın indirdiği bir kitaptır. Dolayısıyla, hiçbir terör eylemi Kuran'ı rehber edinen insanlar tarafından gerçekleştirilmiş olamaz. Bu tür hareketlerin ardında farklı sebepler aranması gerektiği ve bunların da önlemlerinin farklı olacağı son derece açıktır. Bu tehlikeye karşı yapılması gereken, dini, tüm hurafe ve sapkınlıklardan arındırmak, sadece Allah'ın vahyi olan Kuran'ı rehber edinerek Peygamber Efendimizi örnek almak ve gençleri hurafelerden arınmış gerçek din ile eğitmektir.

Burada atlanmaması gereken nokta şudur: İslam adını kullanarak terör uygulayanlar olabilir, ama İslam'ın kendisi terörü, çatışmayı ve bozgunculuğu yasaklamakta, buna karşılık insanlığı barış, huzur ve dostluğa davet etmektedir. Ama materyalist felsefe ve Darwinizm için, çatışma ve savaş, gerekliliğine ve haklılığına inanılan kavramlardır. Materyalist ve Darwinist ideolojiler adına ortaya çıkıp kan dökenler, bu ideolojilerin meşru gördüğü, hatta emrettiği bir işi yapmaktadırlar.

Bu gerçekleri göz ardı ederek, demagoji yoluyla gerçekleri saptırmaya çalışmak akılcı ve vicdanlı bir davranış değildir. Kaldı ki, Türk Milleti tüm dünya için tehdit oluşturan her iki tehlikenin de farkındadır. Akılcı ve vicdanlı bir düşünce, tüm önyargılarından kurtularak her iki tehdite karşı en etkin bilimsel ve kültürel mücadeleyi vermeli, ideolojik önyargılarla tehlikelerden herhangi birini görmezlikten gelmemelidir.

İnce'nin, evrim teorisinin müfredat kitaplarında yer alması konusundaki yanılgıları

İnce, yazısında milletvekillerinin verdikleri soru önergelerinde evrim kuramının ders kitaplarından çıkartılıp, yerine dinsel görüşün bilimsel doğru olarak okutulmasını istediklerini belirtmiştir. Ancak, İnce eğer soru önergelerini daha iyi incelerse, asıl istenenin farklı olduğunu görecektir.

Bugün müfredattaki biyoloji ve tabiat bilgisi kitaplarının birçoğunda evrim teorisi bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçek gibi anlatılmaktadır. Hatta bilim tarafından geçersizliği ispatlanmış ya da sahtekarlık olduğu anlaşılmış bir çok konu (örneğin Ernst Haeckel'in sahte embriyo çizimleri) ise evrim teorisinin kesin bir delili gibi sunulmaktadır. Oysa, doğru olan evrim teorisinin bilimsel bulgularla pek çok alanda çelişen bir teori olduğunu belirtmek ve bu teoriye karşı çıkan bilim adamlarının da gerekçelerini aktarmak, böylece öğrencilerin sağlıklı ve çok yönlü bilgi edinebilmelerini sağlamaktır.

Bir diğer konu ise, müfredattaki ilgili kitaplarda evrim teorisi ile birlikte hayatın kökenine dair diğer bilimsel açıklamaları da öğrencilere aktarmak gerektiğidir. Ancak mevcut kitaplarda evrim teorisine karşı veya alternatif olarak bulunan teoriler yer almamakta veya çok zayıf olarak anlatılmaktadır. Sözgelimi günümüzde bilim dünyasında giderek daha fazla kabul gören "bilinçli tasarım" teorisi müfredat kitaplarında yer almamaktadır. Bilinçli tasarım teorisi, canlıların son derece kompleks yapılarının, tesadüfler sonucunda oluşamayacaklarını ve ancak bilinçli bir tasarım ile açıklanabileceğini ortaya koyan ve kuvvetli delil ve açıklamaları olan bir teoridir. Böyle bir açıklamanın evrim teorisi ile birlikte kitaplarda yer alması ve gençlere bilimsel gerçeklerin tarafsız bir biçimde gösterilmesi gerekir. Halen evrim teorisi konusunu Meclis gündemine getiren milletvekillerimizin gayretleri ise temelde bu yöndedir.

Sonuç

Evrim teorisinin gerçek yüzünü, toplumlar için oluşturduğu tehlikeleri ve bilimsel çöküşünü görmezden gelmek, akılcı bir yaklaşım değildir. Dahası, evrim teorisine karşı getirilen ilmi ve bilimsel açıklamaların "Cumhuriyetin laiklik ilkesine aykırı olduğu" gibi, tamamen demagojiye dayalı bir iddia öne sürmek, çok daha vahimdir.

Gençlere, bilimsel dayanağı olmayan, ateizmi, çatışmayı, kavgayı, ırkçılığı "bilimsel gerçekler" veya "doğa kanunları" gibi gösteren bir teoriyi bilimsel bir doğru olarak anlatmanın tehlikelerine dikkat çekmek, hangi yönüyle Cumhuriyetin ilkeleriyle çelişmektedir? Marx ve Engels'in deyimiyle komünizmin bilimsel temeli olan Darwinizm ile, ve dolayısıyla komünist ideoloji ile meclis çatısı altında ilmi ve hukuki bir mücadele vermek Cumhuriyetin ilkeleriyle çelişmek midir? Yoksa Cumhuriyetin ilkelerini büyük bir gayretle korumaya ve güvence altına almaya çalışmak mıdır?

Sayın İnce, bir önceki yazısında belirttiği "diyalektik düşünce afyonundan" kurtulur, kendini bu gibi önyargılarla sınırlamaz, daha açık fikirli ve akılcı düşünürse, tüm bu gerçekleri kendisi de görebilecek ve evrim teorisi hakkındaki soru önergelerinin son derece isabetli olduğunu fark edecektir.

Hürriyet / 05.05.2000







Hürriyet Gazetesi'nin ''İlk Kara Omurgalısı'' Yanılgısı


5 Mayıs 2000 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nin 30. sayfasında, "İlk Kara Omurgalısı"başlıklı bir haber yayınlandı. Yaklaşık yarım sayfa yer verilen habere göre, "sudan karaya uzanan yaşam zincirinin kayıp halkası" bulunmuştu.... 

Bu haberin, bilimsel birçok gerçek gözardı edilerek, sadece klasik bir "evrim propagandası" yapmak amacıyla hazırlanmış olduğu açıktır. Evrimci fosil bilimciler, daha önce binlerce kez yaptıkları gibi, ellerine geçen küçük kemik parçalarından yola çıkarak tamamen hayali ve bilimsel temeli olmayan yorumlar yapmışlar ve bu da kamuoyuna "evrim adına önemli bir buluş" gibi gösterilmiştir.

Söz konusu yazıda, 1953 ve 1964 yıllarında ayrı ayrı bulunan iki çene parçasından söz edilmektedir. 11 sene ara ile bulunan bu iki parçanın, 50 yıl önce Litvanyalı bir paleontolog tarafından tesadüfen bulunduğu ve o zamandan beri de Rusya'da bir koleksiyonda saklandığı haber verilmektedir. Önemli olan nokta ise, bu iki çene kemiği parçasının, tüm omurgalı kara canlılarının sözde atası olan yarı balık yarı sürüngen bir canlıya ait olduğunun iddia edilmesidir.

Ancak bu iddianın tamamen spekülasyondan, yani bilimsel temeli olmayan bir varsayımdan ibaret olduğu aşikardır. Soyu tükenmiş bir canlının sadece çene kemiklerinden yola çıkılarak canlı ile ilgili oldukça detaylı bir senaryo yazılmış; canlının solungaçlara, balık kuyruğuna, hem yüzgeç hem ayak görevi gören 4 uzuva sahip, timsaha benzeyen bir omurgalı olduğu ileri sürülmüştür.

Gerçekte iki ayrı tarihte iki parça halinde bulunmuş bir çene parçasından bu kadar detaylı bilgi edinilemeyeceği açıktır. Bu, evrimcilerin sık sık başvurdukları ve sadece kendi kendilerini ve taraftarlarını avutmak için kullandıkları bilim dışı bir "spekülasyon yeteneği"nden başka bir şey değildir.

Nitekim, bizzat bazı evrimci bilim adamları dahi, bulunan bu gibi kemik parçalarının evrimci meslektaşlarınca çoğu zaman yanlış yorumlandıklarını belirtmişlerdir. Örneğin, dünyaca ünlü fosil bilimcilerin Richard Leakey ve bilim yazarı Roger Lewin, yetersiz fosil parçalarından kesin bir sonuç elde edilemeyeceğini şöyle açıklamışlardır:

"... Fosil buluntuları çok yetersiz olduğundan farklı yorumlar yapabilmek için zemin çok müsaittir. Sorunu daha da güçleştiren bir unsur da her hayvan türünde, bir miktar doğal görünüm farklılığının bulunmasıdır. Canlı bir örnek olarak çevremizdeki hemcinslerimize bakmanız yeterlidir.

Eğer soyu tükenmiş canlılarda bu tür değişkenlik büyük idiyse, geride bıraktıkları kemiklerdeki fark öylesine büyük olabilir kI, bilim adamları gerçekte ortada tek bir tür varken, birkaç değişik tür olduğunu düşünerek yanılgıya düşebilirler... Bu yüzden eğer altı araştırmacıdan, fosilleri uygun gördükleri şekilde sınıflandırmalarını isteseydik, her birinin seçiminin değişik olma ihtimali bizi şaşırtmamalıdır. Kuşkusuz bazı kişiler, belli bir fosil parçasının hangi gruba dahil edileceği konusunda anlaşamayacaklardır." (Richard Leakey - Roger Lewin, "Göl İnsanları - Evrim Sürecinden Bir Kesit", TÜBİTAK, 2. Basım, Ankara, s.36)

Berkeley - California Üniversitesinden evrimci antropolog Dr. Tim White ise, kemik parçaları hakkındaki tahminlerin nasıl yanıltıcı olabileğini şöyle bir örnekle açıklar:

"İnsanımsı bir canlının köprücük kemiği olduğu düşünülen 5 milyon yıllık bir kemik parçasının, aslında bir yunusun kaburga kemiğinin bir parçası olduğu anlaşıldı." (Dr. Tim White, New Scientist, 28 Nisan 1983, s. 199)

Evrimcilerin kemik kalıntılarından yola çıkarak hem kendilerini hem de bilim dünyasını aldattıklarına dair daha pek çok örnek vardır:

1922 yılında bulunan bir yaban domuzu dişi, yıllarca bilim dünyasına "Nebraska Adamı" olarak tanıtılmıştır...

Coelacanth sınıfına ait balıklar, 1938'de ilk canlı örnekleri bulununcaya kadar, "sudan karaya geçmekte olan ara form" olarak tanıtılmış, ama canlı örnekleri bulunduğunda balığın hiç bir ara form özelliği taşımadığı görülmüştür...

Ramapithecus uzun yıllar boyunca insan ile sözde maymunsu ataları arasındaki en önemli ara form olarak gösterilmiş, ama 1980'lerdeki yeni bulgular üzerine evrimciler bu canlının günümüz maymunlarına çok benzeyen ve insanla hiç ilgisi bulunmayan bir maymun türü olduğunu kabul etmiştir...

Hürriyet'teki haberde sözü edilen çene kemikleri hakkında yapılan evrimci yorumlar da, üstteki evrimci yanılgılar gibi temelsiz ve hayalidir. Evrimci bilim adamları, kendilerini teorilerine körü körüne inandırdıkları için, rastladıkları en ufak bir fosil parçasından cesaret bularak tamamen hayali senaryolar yazmakta, bazı medya kuruluşları da bunları dünyaya "evrimin yeni bir kanıtı bulundu" gibi tamamen aldatıcı bir üslupla sunmaktadırlar.

Oysa gerçek bu gibi yalanlarla gizlenemeyecek kadar açıktır. Darwin'in "eğer teorim doğruysa sayısız ara form bulunmalı" diyerek sözünü ettiği ara formlardan eser yoktur. Yani Darwin'in teorisi tamamen yanlıştır. Canlılar evrimleşerek ortaya çıkmamışlar, Allah kusursuzca yaratmıştır.

Hürriyet / 03.02.2002

Hürriyet Gazetesinin Kuş Tüyleri Yanılgısı

3 Şubat 2002 tarihli Hürriyet gazetesinin "Hürriyet Bilim" adlı ekinde, "Erkek kuşlar neden daha renkli?" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, tavuskuşlarında ve diğer bazı kuş türlerinde, erkeklerin çok daha renkli ve gösterişli tüylere sahip oldukları belirtiliyor ve "Bilim adamlarının bu konudaki araştırmaları sonucunda vardıkları sonuçların Darwin’in 1871’deki teziyle örtüştüğü" ileri sürülüyordu. Oysa gerçekte ortada Darwin’in teziyle örtüşen bir bilimsel bulgu yoktur.

Hürriyet’in sözünü ettiği konu, canlıların özelliklerinin evrimci bir önyargı ile yorumlanmasından ve bu yoruma dayalı senaryolar üretilmesinden başka bir şey değildir.

Söz konusu haberin konusu, Darwin’in 1871’de yayınlanan The Descent Of Man, And Selection In Relation To Sex (İnsanın Türeyişi ve Seksüel Seçme) adlı kitabında ortaya atılan tezdir. Darwin bu kitapta insanın kökenine dair bugün evrimcilerin bile dile getirmekten utandıkları ırkçı görüşler öne sürerken, bir yandan da canlılardaki bazı yapıların "seksüel seçme"nin eseri olduğunu iddia etmiştir. Seksüel seçme, bir hayvan topluluğundaki daha güçlü ve gösterişli bireylerin, karşı cins tarafından daha cazip bulunması ve bu yolla daha fazla üremeleri anlamına gelir. Örneğin bu mantığa göre, kimi erkek kuşların gösterişli renk ve desenleri, dişilerin daha gösterişli erkekleri tercih etmelerinin sonucunda doğal seleksiyon yoluyla aşama aşama kazanılmış bir özelliktir.

Hürriyet’in haberinin kaynağı, Nature dergisi tarafından yayınlanan "Science Update" bültenidir. Ancak Hürriyet, Türk basınındaki evrimci haberlerin çoğunda olduğu gibi, haberin orijinalinin sadece bir kısmını aktarmış, evrim teorisi açısından pürüzlü gözüken kısmını ise atlamıştır. Oysa gerçekte "Sex drives birds apart" başlıklı haberde, söz konusu "kuşlar seksüel seçmeyle renklendi" iddiasına karşı çıkan bir bilim adamının da görüşleri aktarılmıştır:

"Bu çalışma tarafından ele alınmamış olan, ancak seksüel farklılıkları açıklayabilecek başka muhtemel sebepler de var" diyor Trevor Price. Price, San Diego’daki California Üniversitesi’nde kuş türlerinin farklılıkları üzerinde çalışıyor. Örneğin, karada yaşayan ve kavgacı bazı türler büyük seksüel farklılıklar gösteriyorlar, çünkü belki de daha büyük ve daha parlak erkekler, saldırganları daha çok caydırıyorlar ve daha fazla dövüş kazanıp daha fazla çiftleşebiliyorlar. Yine de, Price’a göre, bu popülasyonlar kendi içlerinde farklılıkları koruyorlar, çünkü bazen daha güçlü erkekler kavga etmekle meşgulken, daha gösteriţsiz erkekler çiftleşme için imkan bulabiliyorlar." ("Sex Drives Birds Apart: Promiscuity Makes Females Dull And Males Flashy", Nature Science Update, 13 March 2001,http://www.nature.com/nsu/010315/010315-5.html)

Görüldüğü gibi, bir başka evrimci bakış açısı, kuşların renkli tüylerine tamamen farklı bir "açıklama" getirmektedir. Ancak dikkat edilirse bu farklı açıklamaların hiçbiri, bilimsel delillere dayanarak geliştirilmiş birer tez değildir. Kuşların tüylerinin evrim mekanizmaları ile şekillendiğinin iddia edilebilmesi için, bu tüylerdeki şekil değişikliklerine yol açacak ancak bu arada canlıya başka bir zarar vermeyecek mutasyonların tanımlanması gerekir. Oysa bu yönde hiçbir bulgu yoktur; böyle bir mutasyonun mümkün olduğunu gösteren bir kanıt bulunmamaktadır. Dahası, bu gibi mutasyonların doğadaki frekansının hesaplanması, bunun popülasyon genetiği verilerine göre değerlendirilmesi ve bu yolla gerçekten böyle bir "evrim süreci"nin mümkün olup olmadığının hesaplanması gerekmektedir. (Buna benzer bir hesaplama İsrailli biyofizikçi Lee Spetner tarafından yapılmış ve Spetner, popülasyon genetiği verilerine göre tek bir türün bir başka türe evrimleşmesinin pratikte imkansız olduğu sonucuna varmıştır. bkz. Lee Spetner, Not By Chance, 1997, The Judaica Press, New York)

Evrimciler ise bu gibi gerçekçi hesaplamalarla değil, hayal ürünü senaryolarla konuya yaklaşmaktadırlar. Evrimin varlığını körü körüne kabul ettikleri için, bundan sonra önlerinde sadece "hangi senaryo" sorusu kalmakta, onlar da bu soruya hayal güçlerinin yardımıyla cevaplar aramaktadırlar. Bu nedenledir ki, canlıların kökeni konusunda birbirinden farklı pek çok evrimci senaryoya rastlamak mümkündür. Kuşların tüyleri mi renkli; o zaman Darwinizm bunu "renklilik doğal seleksiyonla seçildiği için böyle oldu" diye yorumlar. Bazı kuşların renkleri daha mı soluk; o zaman Darwinizm buna "renkleri soluk, çünkü doğal seleksiyon soluk olanları avantajlı kıldı" diye cevap verir. Her durum için doğal seleksiyon merkezli bir senaryo üretmek mümkündür. Ancak senaryolar sadece hayal gücüne dayanmaktadır.

Bu nedenle evrim teorisi, bilimsel bir gerçeklik değildir; Marksizm veya Freudizm gibi dogmatik bir yorum şeklidir. Bu gerçek, 20. yüzyılın en büyük bilim felsefecisi olarak kabul edilen Karl Popper tarafından önemle vurgulanmıştır. Popper, her üçü de 19. yüzyıl materyalizminin ürünü olan Darwinizm'in, Marksizm'in ve Freudizm'in, aynen astroloji gibi bilim dışında kalan bir öğreti olduğunu anlatır. Astroloji, yani yıldız falı, insanların davranışları ile yıldızların hareketleri arasında bir "ilişki" olduğunu varsayar ve sonra da yaşanan her olayı bu varsayıma göre kendince açıklar. Örneğin Salı günü hasta mı oldunuz? Astrolojiye inanan bir kişi, bunu "Jüpiter'in dünya üzerindeki etkisi"ne bağlayabilir. Ertesi gün iyileşirseniz, bu kez de Jüpiter'in etkisinin değiştiğini öne sürer. Her durum için, kendince bir "açıklama" getirir. Ama aslında bizzat bu "açıklamalar", astrolojinin bilimsel bir teori değil, tamamen dogmatik bir inanç olduğunu göstermektedir. Çünkü her durum için bir senaryo üretmek mümkündür, ama bu senaryoların doğruluğunu ve yanlışlığını test etme imkanı yoktur.

Evrimcilerin, insanın ve diğer canlıların kökenine dair ileri sürdükleri senaryolar da tamamen bu şekildedir. Kuşların kökeni hakkında Hürriyet gazetesinin dile getirdiği senaryo da buna dahildir .

Kendisini Darwinist bir önyargı ile şartlandırmayan, konuya akıl ve mantık yoluyla yaklaşan herkes ise, canlılardaki olağanüstü tasarımları bilinçsiz doğa mekanizmalarının ürünü olarak görmenin ne kadar saçma bir inanış olduğunu fark edecektir. Darwin dahi "... bir tavuskuşunun tüylerini görmek, beni neredeyse hasta ediyor." (Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston: Gambit, 1971, s. 101.)" itirafında bulunmuştur. Bugün bilim, canlılıktaki tasarımın Darwin’in zamanında bilinenden çok daha kompleks olduğunu gösterdiğine göre, günümüz evrimcilerinin teoriye körü körüne bağlı kalmayı bırakıp "yaratılış gerçeği"ni görmeleri gerekmektedir.

Hürriyet, Sabah / 16.10.1999

Sabah ve Hürriyet'in ''Uçan Dinozor'' Haberi

Evrimciler her yeni fosil bulgusunda, dinozor-kuş bağlantısı hakkında spekülasyonlar öne sürmekte, ancak detaylı analizler sonucunda yalanlanmaktadırlar. Çin'de bulunan üç yeni theropod dinozoru fosili de bu tür bir spekülasyondur. Sabah ve Hürriyet, her zamanki gibi bu fosilleri de "evrime delil" sanmış ve o şekilde göstermiştir.

16 Ekim tarihli Sabah ve Hürriyet gazetelerinde "Kanatlı Dinozor Bulundu" ve "Uçan Dinozor Bulundu" başlıklı iki haber yayınlandı. Her iki haberde de, Çin'de bulunan yeni bazı fosillerin "dinozor-kuş evrimi" iddiasına delil oluşturduğu öne sürülüyordu.

Her iki gazetenin de haber kaynağı, evrimci literatürün önde gelen yayın organlarından National Geographic dergisiydi.National Geographic dergisinin konuyla ilgili olarak verdiği bilgilere göre, bulunan yeni fosiller, Çin'deki ünlü Liaoning bölgesinden geliyordu. National Geographic, üç farklı fosilden söz ediyordu:

1. Archaeoraptor
2. Sinornithosaurus
3. Beipiaosaurus

National Geographic'in verdiği bilgilere göre her üç fosil de yaklaşık 120 milyon yıl yaşındaydı. Her üçü de theropod dinozorlar sınıfına dahildi. (Theropod dinozorlar, Tyrannosaurus rex ve velociraptor gibi etobur dinozor türlerinin geneline verilen isimdir.) Ancak National Geographicbu dinozorların bazı "kuş-benzeri" özellikler taşıdıklarını öne sürüyordu. Bu özelliklerin en önemlisi ise, iddiaya göre, bu fosil dinozorların kuşlara benzer tüylere sahip olmasıydı.

Konuya aşina olmayan okurlar, belki bu "tüylü dinozor" kavramını ilk kez duyuyorlardı. Oysa gerçekte bu kavram iki yıl kadar önce de gündeme gelmiş ve bilim dünyasının gündemini işgal etmişti. Yine Çin'de bulunan ve Sinosauropteryx adı verilen bir dinozor, tüm dünyaya "tüylü dinozor" olarak tanıtılmış ve Sabah ve Hürriyet gibi pek çok gazetede haber yapılmıştı.

Ancak ilerleyen aylarda Sinosauropteryx üzerinde yapılan detaylı analizler, evrimci araştırmacıların heyecanla "kuş tüyü" olarak tanıttıkları yapıların tüylerle ilgisi bulunmadığını göstermişti. Science dergisinde yayınlanan "Plucking the Feathered Dinosaur" (Tüylü Dinozorun Tüylerini Yolmak) başlıklı bir makalede, evrimci paleontologlar tarafından "tüy" olarak algılanan yapıların gerçekte tüylerle ilgisiz olduğu belirtiliyordu:

"Bir yıl kadar önce, paleontologlar "tüylü dizonor"a ait fotoğrafların ortaya çıkmasıyla heyecan yaşamışlardı. Çin'in Yixian bölgesinde bulunan Sinosauropteryx adlı fosil, New York Times'ın ön sayfasında yayınlanmış ve kuşların kökeninin dinozorlar olduğuna dair etkili bir delil olarak sunulmuştu. Ama geçtiğimiz ay Chicago'daki omurgalılar paleontolojisi toplantısında verilen hüküm daha farklı oldu: Fosil örneklerini inceleyen yarım düzine Batılı paleontolog, bu yapıların modern tüyler olmadığını söylediler... Kansas Üniversitesi paleontoloğu Larry Martin, bu yapıların yıpranmış kollagan fiberleri olduğunu ve kuşlarla hiç bir ilişkisi olmadığını belirtti." (Ann Gibbons, "Plucking the Feathered Dinosaur", Science, volume 278, Number 5341 Issue of 14 Nov 1997, pp. 1229 - 1230 )

Görünen odur ki, evrimciler, Sinosauropteryx hakkındaki spekülasyonlarının boşa çıkmasının ardından, şimdi de Archaeoraptor, Sinornithosaurus ve Beipiaosaurus adı verilen yeni fosil bulguları üzerinde spekülasyona girişmişlerdi. Sabahve Hürriyet de, evrim konusunda gösterdikleri her zamanki önyargılı tavrı tekrar ederek, bu spekülasyonları hiçbir farklı yorum ve düşünceye yer vermeden "evrime delil bulundu" üslubunda okuyucularına aktarmışlardı.

Oysa evrimcilerin bu üç yeni fosil bulgusu hakkındaki iddiaları ele alındığında, bu iddiaların evrim teorisinin kendi varsayımlarına göre dahi tutarsız olduğu görülüyordu.

Archaoepteryx'ten Daha Genç "Kuş Ataları"!

Çin'de bulunan Archaeoraptor, Sinornithosaurus ve Beipiaosaurus adlı fosil dinozorlar, başta da belirttiğimiz gibi, evrimci kaynaklarda yarı kuş-yarı dinozor olarak gösterilmektedir. Fosilleri yorumlayan evrimci paleontolog Chris Sloan, bu canlıların uçamadıklarını, ancak kanatlarını dengeli koşmak için kullandıklarını öne sürmektedir. Yani bu iddialara göre, bu üç fosilin, henüz uçamayan "kuş ataları" olarak kabul edilmesi gerekir.

İşte bu noktada çok büyük bir çelişki vardır. Çünkü bu fosiller sadece 120 milyon yıl kadar eskidir. Ancak yeryüzündeki bilinen en eski uçabilen kuş olan Archaeopteryx, 150 milyon yıl yaşındadır. Archaeopteryx günümüz kuşlarıyla aynı uçuş yeteneğine sahip olan uçucu bir kuştur. Uçuş için gerekli olan geniş kanatlara, asimetrik ve kompleks tüy yapısına, sternum (göğüs) kemiğine sahiptir. Evrimciler uzun zamandır Archaeopteryx'i "kuşların ilkel atası" olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Ama karşılaştıkları en büyük sorun, bu canlının zaten tüm kuş özelliklerine sahip ve kusursuz bir biçimde uçabilen bir canlı olmasıdır.

Kısacası Archaeopteryx, eski kuşların bundan 150 milyon yıl önce gökyüzünde uçmakta olduklarının bir kanıtıdır. Bu durumda elbette 120 milyon yıl yaşındaki bazı dinozor fosillerinin, "kuşların henüz uçamayan ilkel ataları" olarak gösterilmesi imkansızdır.

Bu durum, Archaeoraptor, Sinornithosaurus ve Beipiaosaurus adlı fosil dinozorlar hakkındaki evrimci iddiaların açık bir çelişki içinde olduğunu göstermektedir.

Theropod Dinozorlar ve Kuşlar

Evrimci medyada yer alan spekülatif haberler bir yana bırakılır ve theropod dinozorlar ile kuşların fosil kayıtları ve anatomileri incelenirse, gerçekte ortada hiçbir "evrim" olmadığı görülür. Amerikalı biyolog, Richard L. Deem "Demise of the 'Birds are Dinosaurs' Theory" ("Kuşlar Dinozordur" Teorisinin Sonu") başlıklı makalesinde şöyle yazmaktadır:

"Son çalışmaların sonuçları göstermektedir ki, theropod dinozorların elleri (önkol kemiklerindeki) birinci, ikinci ve üçüncü hanelerden türemiştir, ama kuşların kanatları, ikinci, üçüncü ve dördüncü hanelerden türerler.... İkinci bir çalışma göstermektedir ki, theropod dinozorlar, kuşlarınkine evrimleşebilecek bir iskelet ya da akciğer yapısına sahip değildir. (Theropod dinozonlar diyaframlı solunum yapar, kuşların ise diyaframı yoktur.) Theropod bir dinozorun kuşlara evrimleşmesi, diyaframında ciddi bir handikap oluşmasını gerektirecektir, ama bu durum canlının nefes alma yeteneğini çok kritik bir biçimde sınırlayacaktır. Dr. Ruben'in belirttiği gibi, 'buna neden olabilecek bir mutasyonun selektif bir avantaj sağlaması imkansız gözükmektedir.'

'Kuşlar dinozordur' teorisiyle ilgili başka problemler de vardır. Theropodların önayakları Archaeopteryx'le kıyasla, vücutlarına göre çok küçüktür. Bu canlıların ağır vücutları da düşünüldüğünde, bir tür "ön-kanat" (proto-wing) geliştirmeleri olası gözükmemektedir. Theropod dinozorların çok büyük bölümü (kuşlarda bulunan) semilunatik bilek kemiğinden yoksundur ve Archaeopteryx'te hiçbir benzeri bulunmayan bazı bilek parçalarına sahiptir. Bütün theropodlarda V1 sinirleri diğer bazı sinirlerle birlikte kafatasını yandan terk eder, kuşlarda ise aynı sinirler kafatasını ön taraftan kendilerine ait bir delikten geçerek terk eder. Bir başka sorun ise, theropodların çok büyük kısmının Archaeopteryx'ten daha sonra ortaya çıkmış olmalarıdır." (http://www.yfiles.com/dinobird2.html )

Öte yandan theropod dinozorları kuşlardan ayıran bir diğer önemli fark ise, bu dinozorların kalça kemiklerinin yapısıdır. Dinozorlar, kalça kemiklerinin yapısına göre iki temel gruba ayrılırlar: Saurischian (sürüngen-benzeri kalça kemerliler) ve Ornithischian (kuş-benzeri kalça kemerliler) grupları. Ornithischian grubundaki dinozorların kalça kemikleri kuşlara gerçekten çok benzerdir ve bu nedenle bu ismi almışlardır. Ancak diğer yönlerden kuşlara hiç bir benzerlik göstermezler. Bu yüzden evrimciler, theropodların dahil oldukları Saurischian (sürüngen-benzeri kalça kemerliler) dinozorlarını "kuşların atası" saymak zorunda kalırlar. Oysa, tanımdan da anlaşılacağı gibi, bu dinozorların kalça kemiği yapısı kuşlara benzerlik göstermemektedir. (Duane T. Gish. Dinosaurs by Design. Master Books, AR, 1996. s. 65-66)

Kısacası, kuşların theropod dinozorlardan evrimleşmiş olmaları imkansızdır, çünkü böyle bir evrimi meydana getirecek ve iki canlı grubu arasındaki büyük farklılıkları ortadan kaldırabilecek bir mekanizma yoktur.

Bu gerçek, evrim teorisinin diğer tüm iddialarını da temelinden geçersiz kılmaktadır. Evrimciler, canlılar arasında benzerlikleri bulmaya çalışmakta ve bu benzerliklere dayanarak türlerin birbirlerinden evrimleştiklerini öne sürmektedirler. Ama önemli olan, farklı türleri birbirlerine dönüştürecek mekanizmaların bulunmayışıdır. Öte yandan fosil kayıtları da türlerin aniden belirdiklerini göstermekte, yani yaratıldıklarını ortaya koymaktadır.

Dünya üzerinde 1,5 milyon canlı türü yaşamaktadır ve onmilyonlarca farklı türün de soyu tükenmiştir. Kısacası yeryüzünde olağanüstü bir çeşitlilik vardır. Bu çeşitlilik içinde yüzbinlerce farklı sürüngen ya da kuş türü de bulunmaktadır. Kara sürüngenleri vardır, uçan sürüngenler ya da deniz sürüngenleri de vardır. Kuşlara benzeyen sürüngenler vardır, kuşlara benzemeyen sürüngenler vardır. Bu benzerlikleri gösterek bunları "evrim" kanıtı saymak ise tümüyle temelsiz bir yaklaşımdır ve gerçekte evrimcilerin önyargılı tutumlarının bir ifadesidir.

Bilimsel gelişmeler ise evrimcilerin önyargıya dayalı iddialarını birer birer çürütmekte ve canlılığın gerçek kökeninin yaratılış olduğunu her geçen gün daha açık bir biçimde ortaya koymaktadır.