19 Ocak 2012 Perşembe

18. Soru

18. DNA'NIN "TESADÜF"LE AÇIKLANMASI NEDEN İMKANSIZDIR?


GÜNÜMÜZ bilimiyle ulaştığımız bilgi seviyesi, canlıların asla tesadüflerle ortaya çıkamayacak kadar kusursuz bir tasarım ve son derece kompleks bir yapıya sahip olduklarını gösterir. Örneğin son dönemde, 'İnsan Genomu Projesi' sayesinde, insan genindeki mükemmel ve kusursuz yapı gözler önüne serilmiştir.

Bu proje çerçevesinde, Amerika'dan Çin'e kadar birçok ülkeden bilim adamları, 10 yıl boyunca DNA'da yer alan 3 milyar kimyasal şifreyi tek tek belirlemek için uğraştılar. Bunun sonucunda, insan geninde yer alan bilgilerin tamamına yakını doğru olarak dizilebildi.

Bu heyecan verici önemli gelişme, 'İnsan Genomu Projesi'nin başında bulunan Dr. Francis Collins'in, "insanın kullanım kılavuzunda ilk defa bir bölümü tamamlayabildik" dediği gibi, DNA'daki sırların anlaşılması yolunda henüz başlangıç aşamasıdır.

Bu bilgiyi oluşturan şifrelerin ortaya çıkarılmasının neden 10 yıl sürdüğü ve yüzlerce bilim adamının emeğine mal olduğunu anlayabilmek için DNA'ya sığdırılan bilginin büyüklüğünü anlamak gerekir.



DNA SONSUZ BİLGİ KAYNAĞININ VARLIĞINI GÖSTERİR

İnsanın tek bir hücresinin DNA'sında tam 1 milyon ansiklopedi sayfasını doldurabilecek miktarda bilgi bulunur. İnsan kendi bilgisini okumaya kalkışsa buna ömrü yetmez. Her gün, 24 saat boyunca, hiç durmadan, her bir saniyede insanın DNA şifrelerinden bir tanesi okunacak olsa, bu işlemin tamamlanması için 100 yıl geçmesi gerekmektedir. Çünkü yapılan tespitlere göre, bu dev ansiklopedi yaklaşık 3 milyar farklı şifreye sahiptir. Eğer DNA'daki bilgileri kağıt üzerine yazılı hale getirseydik, kağıtların uzunluğu Kuzey Kutbu'ndan Ekvator'a kadar uzanacaktır. Bu miktar, büyük bir kütüphaneyi fazlasıyla doldurabilecek sayıda, yaklaşık 1000 büyük cilt kitap anlamına gelmektedir.

Bundan daha da önemlisi, bu uçsuz bucaksız bilgi deposunun her hücrenin çekirdeğinde bulunmasıdır ki, yaklaşık 100 trilyon hücreden oluşan bir insanda bu kütüphaneden 100 trilyon kopya vardır.

Bu bilgi hazinesini insanoğlunun ulaştığı bilgi seviyesiyle karşılaştırmak istesek, örnek verebileceğimiz benzer bir büyüklük bulamayız. Karşımıza inanılmaz bir tablo çıkar: 100 trilyon kere 1000 kitap! Bu yeryüzündeki kum tanelerinden daha fazla bir miktardır. Bir de bu sayıyı dünya üzerinde şu anda yaşayan 6 milyar insan ve beraberinde yaşayıp ölmüş milyarlarca insan sayısıyla çarparsak karşımıza aklımızın kavrayamayacağı büyüklükte, uçsuz bucaksız, sonsuza doğru uzanan bir bilgi çıkar.

Bu örnekler, ne kadar muazzam bir bilgiyle iç içe bulunduğumuzun göstergesidir. Günümüzde, büyük miktarlarda bilginin saklanabildiği en ileri teknoloji bilgisayarlardır. Ancak DNA ile bilgisayarı karşılaştırdığımızda, insan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi ve yıllar süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknolojinin bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesine ulaşamadığını hayretle görürüz.





İnsan Genomu Projesini yürüten Celera Genomics şirketinin konu hakkındaki en önemli uzmanlarından biri olan Gene Myers'ın, proje sonucu hakkındaki şu sözleri, DNA'daki bu büyük bilgi ve tasarımı ifade etmektedir: "Beni asıl şaşırtan şey hayatın mimarisidir... Sistem olağanüstü derecede komplekstir. Sanki tasarlanmış gibidir... Burada (DNA'da) büyük bir akıl yer almaktadır."62

İşin diğer bir ilginç yönü ise, yeryüzündeki tüm canlılığın bu aynı dille yazılmış şifreli tariflerle üretilmeleridir. Ne bir mikrop, ne bir bitki, ne de bir hayvan, DNA'sı olmadan oluşamamaktadır. Tüm canlılığın hep aynı kendine özgü dili kullanan, aynı bilgi kaynağından ulaşan tarifler sonucu ortaya çıktığı çok açıktır.

Bu da bizi açık bir sonuca götürmektedir: Dünyadaki tüm canlılar, tek bir akıl tarafından var edilmiş bir bilgiye göre yaşamakta ve çoğalmaktadırlar.


Bu gerçek evrim teorisini anlamsız hale getirmektedir. Çünkü evrimin temel dayanağı "tesadüf"tür, oysa tesadüf bilgi oluşturmaz.Bir gün bir kağıt üzerinde kanseri tedavi eden bir ilacın formülü yazılı bulunsa, bu bilim adamını bir an önce bulmak, hatta kendisine ödül vermek için tüm insanlık seferber olur. Kimse, "acaba bu yazı kağıda mürekkebin dökülmesi ile mi oluştu" diye düşünmez. Akıl sahibi, sağlıklı düşünen her insan bu yazıyı ancak kimya, insan fizyolojisi, kanser hastalıkları ve farmakoloji üzerine ihtisas sahibi olan birinin yazmış olacağını düşünecektir.

Evrimcilerin DNA'daki bilginin oluşumu ile ilgili "tesadüf" iddiaları ise, bu yazının tesadüfen oluştuğunu iddia etmekle kıyas dahi edilemeyecek derecede büyük bir mantık bozukluğudur. Çünkü DNA'da, hücrenin içinde üretilecek enerji için hangi moleküllerin atomlarının nasıl değiştirileceği, vücuttaki 100 bin çeşit proteinin her birine ait detaylı moleküler formüller ve bunların üretimi esnasında uyulacak hassas sıra yazılıdır. Bunun yanısıra diğer hücrelerle haberleşmede uyulacak haberleşme protokolleri ve bunun için kullanılacak mesajcı hormonların üretim planları ve bunlar gibi sayısız çeşitlilikteki bilgiler de DNA'da yazılıdır.

DNA'nın ve içerdiği uçsuz bucaksız bilginin kendi kendine oluştuğunu iddia etmek konuya uzak, DNA'nın niteliklerinden yüzeysel olarak dahi haberi olmayan kişilerin bilgisizliklerini yansıtır. DNA gibi muazzam bir bilgi içeren ve son derece kompleks yapıya sahip olan bir molekülü tesadüflerin eseri saymak, hiçbir şekilde ciddiye alınamaz bir iddiadır. Nitekim hayatın kökeni konusundaki evrimci tezlerde, diğer pek çok konu gibi, DNA'nın kökeni de "çözülememiş bir sır" gibi ifadelerle geçiştirilmeye çalışılmaktadır.

62 Article by Tom Abate, San Francisco Chronicle, Şubat 19, 2001

19. Soru

19. BAKTERİLERİN ANTİBİYOTİKLERE KARŞI DİRENÇ KAZANMASI NEDEN EVRİM ÖRNEĞİ DEĞİLDİR?

Alexander Flemming ilk antibiyotik olan penisilini 1928 yılında keşfettiğinde, yeryüzünde artık bakteri kalmayacağı düşünülüyordu. Ancak penisilinin yalnızca belli mikroplara karşı etkili olduğu zamanla anlaşıldı. Yaygın kullanılan penisilinle öldürülen bakterilerden geriye, penisilinin tahrip edemediği bakteriler kaldı. Bu olayın her yeni çıkan antibiyotik için geçerli olduğu ise kısa sürede anlaşıldı.

Bunun nedeni, antibiyotiklerin bakterileri etkileme biçimidir: Antibiyotikler moleküler yapılarından ötürü bakterinin belli bir proteinine kilitlenip işlevini yerine getirememesine sebep olurlar. Böylece bakteri ya ölür ya da çoğalamayarak enfeksiyon kontrol altına alınmış olur. Ancak bilindiği gibi, her canlı türünde olduğu gibi her bakteri türünün de farklı çeşitleri yani varyasyonları mevcuttur. Yeni çıkan bir antibiyotiğe hassas olanlar ölünce geriye antibiyotiğin kilitleneceği hedef proteinleri içermeyen bakteriler kalır. Bu, bakterilerin "geliştirdikleri" bir direnç değildir. Yani bakteriler antibiyotiğin etkisine maruz kalınca, "evrimleşerek" bu ilaca karşı yeni bir savunma mekanizması geliştirmiş değillerdir. "Dirençli" adı verilen bakteriler sadece, baştan beri o antibiyotiğin etki ettiği proteine sahip olmayan, dolayısıyla antibiyotiğin zarar veremediği bakterilerdir. Bu özellik, bu bakterilerde o antibiyotik keşfedilmeden önce de vardır; sonra da olmuştur.

Bakterilerin, evrimcilerin yeni ortaya çıktığını öne sürdükleri özelliklere antibiyotiğe maruz kalmadan önce de sahip oldukları bilinen bir gerçektir. Scientific American dergisi, evrimci bir yayın olmasına karşın, Mart 1998 sayısında bu konuda şöyle bir itirafa yer vermektedir:

Çok sayıda bakteri, daha ticari antibiyotikler kullanılmaya başlamadan önce de direnç genlerine sahipti. Bilim adamları bu genlerin neden evrimleştiklerini ve varlıklarını sürdürdüklerini kesinlikle bilmiyorlar.63

E-COLİ BAKTERİLERİ


Dirençli bakterilerin, antibiyotiklerin keşfinden ince de vardı. Yani bakteriler sonradan antibiyotiğe maruz kalınca direnç özelliği geliştirmemişlerdir.

Görüldüğü gibi, direnç sağlayan genetik bilgi, antibiyotiklerin üretilmesinden önce de vardır. Bu gerçek "direnç gelişmesi" kavramının tamamen yanlış bir ifade olduğunu ortaya koyar. Dirençli bakteriler sonradan kendi kendine, tesadüfen ortaya çıkan canlılar değildir.

Dirençli bakterilerin, antibiyotiklerin keşfinden yıllar önce mevcut olduğu, ciddi bir bilimsel yayın olan Medical Tribune dergisinin, 29 Aralık 1988 sayısında da ilginç bir olay aktarılarak belirtilmektedir: 1986'da yapılan bir araştırmada, 1845 yılında bir kutup keşfi sırasında donarak ölen denizcilerin buzda korunmuş cesetleri bulunur. Bu cesetlerin üzerinde, yaşadıkları çağda yaygın olan bakteriler tespit edilmiş ve bunlar test edildiklerinde, 20. yüzyılda üretilmiş pek çok modern antibiyotiğe karşı direnç özellikleri taşıdıkları hayretle saptanmıştır.

Görüldüğü gibi, bu tür direnç özelliklerinin penisilinin icadından önce de birçok bakteri türünde mevcut olduğu tıp dünyasında bilinen bir gerçektir. Buna rağmen bakterilerdeki direnç özelliğinin hala evrimsel bir gelişme gibi öne sürülmesi, sadece aldatma amaçlı bir iddiadır.

Günümüzde dirençli bakterilerin ortama hakim olmaları ise şöyle olur: Bakteriler belli bir antibiyotiğin etkisine maruz kaldıklarında, ilaca dayanıksız varyasyonlar yok olur; dirençliler ise hayatta kalır ve daha fazla çoğalma imkanına kavuşurlar. Belli bir zaman sonra tamamen yok olan dirençsiz bakterilerin yerini, hızla çoğalan bu dirençli bakteriler doldurur. Bir süre sonra, aynı bakteri türü yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli olan varyasyondan oluşan bir koloni haline gelir ve artık aynı antibiyotik o bakteri türüne karşı etkisiz kalır. Sonuçta bakteri hep aynı bakteri, tür hep aynı türdür.

BÖCEKLERDEKİ DDT BAĞIŞIKLIĞI

Böceklerde DDT'nin ve diğer böcek ilaçlarının zamanla etkisiz kalması da bakterilerde gözlediğimiz antibiyotik direnciyle aynı mantıkta çalışır. DDT kimyasalı ilk olarak keşfedildiğinde, böceklere karşı çok etkili bir zehirdi. Kullanıldığı ilk yıllarda böcekler kitleler halinde ortadan kaldırılabiliyordu. Ancak yıllar içinde DDT'nin etkili olmadığı böceklerin de bulunduğu saptandı. Bu böceklerde DDT kimyasalı organizmanın hayati fonksiyonlarını durduramıyordu, çünkü bağlanmak üzere aradığı hedef protein bu böceklerde farklıydı. Bunlar her böcek türünün içinden geriye kalan farklı varyasyonlardı. Hayatta kalabilmelerinin sebebi de, DDT'nin kilitleneceği proteinlerin bunlarda olmaması ya da farklı yapıda olmasıydı.

Evrimci biyolog Francisco Ayala; "böcek zehirlerinin en kapsamlı türlerine karşı gösterilen bağışıklık, bu insan-yapımı maddeler böceklere uygulandığında, o böcek türünün çeşitli genetik varyasyonlarında zaten vardı" diyerek bu gerçeği kabul eder.64

Ne var ki böcek popülasyonunda DDT zehiri sonrasında görülen bu değişim, evrim savunucuları tarafından evrime delilmiş gibi sunulur.

Bu örnekte DDT'ye karşı böceklerin kazandığı bir zafer yoktur. Bu yüzden, buna "bağışıklık" demek de son derece yanıltıcı olur. Çünkü bağışıklık, insanda savunma hücrelerinin mikroplara karşı yaptıkları antikor üretimi ve bunun devamında mikropları yenmeleridir. DDT örneğinde ise böyle bilinçli bir etkileşim ve zafer bulunmaz. Bazı böcekler ölür, DDT'nin etki edemediği böcekler ise hayatta kalıp çoğalır ve nesillerini devam ettirirler.

Burada önemli olan gerçek şudur: böceklerin bazı varyasyonları zaten olayın başında farklı proteinlere sahiptir. DDT icat edildikten sonra, bu kimyasal maddeye maruz kalan böceklerden organizması uygun olmayanların nesilleri tükenmiştir. Başta az sayıda olan dirençli bireyler ise çoğalma imkanı bulmuşlardır. Bunun sonucunda aynı böcek türü, tamamen dirençli bireylerden oluşmuş bir topluluk haline gelmiştir. Doğal olarak bütün popülasyon dirençli bireylerden oluşunca, DDT artık o böcek türüne etki edemez duruma gelmiştir.

Gerçekte evrimci kaynaklar, bu direnç ve bağışıklık konularında açık bir yanıltma sergilemektedirler. Özellikle de bu konuyu bazı popüler bilim dergilerinde zaman zaman gündeme getirerek, okuyucuya konuyu derinlemesine açıklama gereği dahi hissetmeden, sanki tartışmasız evrimin bir kanıtı gibi sunmaktadırlar. Görüldüğü gibi, ne bakterilerdeki antibiyotik direncinin ne de böceklerdeki DDT bağışıklığının evrime hiçbir delil sağlamadığı çok açıktır.

63 Stuart B. Levy, "The Challange of Antibiotic Resistance", Scientific American, Mart 1998, s. 35
64 Francisco J. Ayala, "The Mechanisms of Evolution", Scientific American, cilt 239, Eylül 1978, s. 64

15 Ocak 2012 Pazar

20. Soru

20. YARATILIŞ İLE BİLİM ARASINDA NASIL BİR BAĞLANTI VARDIR? 

Buraya kadar ele aldığımız tüm sorularda ortaya koyduğumuz gibi, evrim teorisi bilimsel bulgulara tamamen aykırı bir iddiadır. 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde doğan teori, 20. ve 21. yüzyılda ardı ardına gelen bilimsel bulgularla çürütülmüştür.

Teoriye körü körüne bağlı kalan evrimciler ise, bilimsel dayanakları kalmadığı için, çareyi demagojilerde bulurlar. En çok başvurdukları demagojilerden biri ise, "yaratılış bir inançtır, bilimin alanına girmez" şeklindeki basmakalıp slogandır. İddialarına göre, evrim bilimsel bir teori, yaratılış ise bir inançtan ibarettir.

Oysa evrimcilerin yegane dayanakları olan bu "evrim bilimdir, yaratılış inançtır" tekerlemesi tamamen yanlış bir bakış açısından kaynaklanır. Bu tekerlemeyi tekrarlayanlar, bilim ile materyalist felsefeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Bilimin, mutlaka materyalizmin sınırları içinde kalması gerektiğini, materyalist olmayan hiçbir açıklama yapamayacağını zannetmektedirler. Oysa bugün bilimin kendisi materyalizmi reddetmektedir.

MADDEYİ İNCELEMEK MATERYALİST OLMAK DEĞİLDİR

Konuyu incelemek için önce materyalizmi kısaca tanımlayalım. Materyalizm Eski Yunan'dan beri var olan bir felsefedir ve maddenin yegane varlık olduğu varsayımına dayanır. Materyalist felsefeye göre, madde sonsuzdan beri vardır, sonsuza kadar da var olacaktır. Madde ötesinde başka hiçbir varlık da yine bu felsefeye göre yoktur. Bu bilimsel bir iddia değildir, çünkü deneye ve gözleme tabi tutulamaz. Sadece bir inançtır, bir dogmadır.


 Demokritos da günümüz materyalistleri gibi, maddenin ezeli olduğu ve maddeden başka bir varlık bulunmadığı yanılgısına sahipti.

Ancak 19. yüzyılda bu dogma bilime karıştırılmış ve hatta bilimin temeli haline getirilmiştir. Oysa bilimin materyalizmi kabul etmek gibi bir zorunluluğu yoktur. Bilim evreni ve doğayı inceler ve herhangi bir felsefi sınırlandırma olmadan sonuçlar çıkarır.

Bu gerçek karşısında bazı materyalistler sıklıkla basit bir kelime oyununa sığınırlar. "Bilim sadece maddeyi inceleyebilir, demek ki maddeci, yani materyalist olmak zorundadır" derler. Evet bilim sadece maddeyi inceler, ama "maddeyi incelemek" ile "materyalist olmak" çok farklı şeylerdir. Çünkü maddeyi incelediğimizde, bu maddede, maddenin kendisi tarafından meydana getirilemeyecek kadar büyük bir bilgi ve tasarım olduğu sonucuna da varabiliriz. Bu bilgi ve tasarımın, kendisini hiç görmesek de, bir zihin tarafından meydana getirildiğini anlayabiliriz.

Örneğin bizden önce bir insanın girip girmediğinden emin olmadığımız bir mağara düşünelim. Bu mağaraya girdiğimizde eğer sadece toz, toprak, taşlar vs. bulursak "bu mağarada sadece gelişigüzel dağılmış maddeler var" diye düşünebiliriz. Ama eğer mağaranın duvarlarında çok büyük bir ustalıkla çizilmiş, göz kamaştırıcı resimler varsa, o halde "bizden önce burada akıllı bir varlık bulunmuş, burada eserler meydana getirmiş" diye düşünürüz. O akıllı varlığı hiç göremeyebiliriz, ama varlığını eserlerinden anlarız.

BİLİM MATERYALİZMİ ÇÜRÜTMÜŞTÜR

Bilim de işte bu örnekteki yöntemle doğayı incelemektedir. Eğer doğada gerçekten sadece maddesel etkenlerle açıklanabilecek bir düzen olsaydı, o zaman bilim materyalizmi onaylayabilirdi. Ama çağdaş bilim, doğada asla maddesel etkenlerle açıklanamayacak bir düzen olduğunu, tüm maddeye hakim bir Yaratıcı tarafından var edilen bir tasarım bulunduğunu ortaya çıkarmıştır.

Eğer materyalistlerin iddia ettikleri gibi maddenin doğada kendi kendine canlılığı oluşturma gibi bir özelliği olsaydı, bunun laboratuarların kontrollü ortamında çok daha kolay gerçekleştirilebilmesi gerekirdi. Oysa bugün değil canlı hücresi, onun herhangi bir organeli bile laboratuarlarda suni olarak üretilememiştir.

Örneğin tüm gözlem ve deneyler, maddenin kendi kendine hayat oluşturamadığı, dolayısıyla hayatın metafizik bir yaratılıştan kaynaklandığını ispatlamaktadır. Bu yöndeki tüm evrimci deneyler başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Asla cansız maddeden canlılık üretilememiştir. Amerikalı evrimci bir biyolog olan Andrew Scott, ünlü New Scientist dergisinde bu konuda şu itirafı yapar:

Biraz madde alın, karıştırın, ısıtın ve bekleyin. Bu, hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi, elekromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler gibi "temel" güçler gerisini halledecektir... Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam temellere oturmaktadır ve ne kadarı umuda dayalı spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya da tamamen karanlık içindedir.65

Prof. Fred Hoyle 
Hayatın kökeni spekülasyon ve tartışmaya dayalıdır çünkü materyalist dogma hayatı maddenin bir ürünü saymaktadır. Oysa bilimsel veriler maddenin böyle bir yeteneği olmadığını göstermektedir. Bu konuda ünlü bir isim, bilime olan katkıları nedeniyle İngiliz hükümetinden "Sir" ünvanı almış astronom ve matematikçi Prof. Fred Hoyle şu yorumu yapıyor:

Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru iten bir iç-prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda kolaylıkla gösterilebilmesi gerekirdi. Örneğin bir araştırmacı, ilkel çorbayı temsil eden bir yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle bir havuzu istediğiniz her türlü cansız kimyasalla doldurun. Ona istediğiniz her türlü gazı pompalayın, ya da üzerine istediğiniz her türlü radyasyonu verin. Bu deneyi bir yıl boyunca sürdürün ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç tanesinin sentezlendiğini kontrol edin. Ben size cevabı şimdiden vereyim ve böylece bu deneyle zamanınızı harcamayın: Kesinlikle hiçbir şey bulamazsınız, belki oluşacak birkaç amino asit ve diğer basit kimyasal maddeler dışında.66


Newsweek dergisinin 27 Temmuz 1998 tarihli "Science Finds God" (Bilim Allah'ı Buluyor) başlıklı sayısı.


Aslında materyalizmin çıkmazı daha da büyüktür. Madde, bırakın kendi kendini oluşturmayı, insan bilinciyle birleştiği zaman bile hayat oluşturamamaktadır. Çünkü bugün insanlık, tüm bilgi ve teknoloji birikimine rağmen cansız maddeden hayat üretememektedir.

Burada kısaca özetlediğimiz gerçek, maddenin kendi kendine hiçbir tasarım ve bilgi oluşturamayacağı gerçeğidir. Oysa evrende ve canlılarda, olağanüstü derecede kompleks tasarımlar ve olağanüstü bir bilgi yer almaktadır. Bu da bize, evrendeki ve canlılıktaki bu tasarım ve bilginin, tüm maddeye hakim olan, maddeden önce de var olan, sonsuz bir güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın eseri olduğunu gösterir.

Dikkat edilirse, bu tamamen bilimsel bir sonuçtur. Bir "inanç" değil, evrenin ve canlıların gözlemlenmesiyle anlaşılan bir gerçektir. İşte bu yüzden, evrim teorisi savunucularının ortaya attığı "evrim bilimseldir, oysa yaratılış bilimin alanına girmeyen bir inançtır" şeklindeki iddia, yüzeysel bir aldatmacadan ibarettir.

19. yüzyılda materyalizmin bilime bulaştırıldığı, bilimin materyalizmin dogmalarına göre çarpıtıldığı doğrudur. Ama 20. ve 21. yüzyıldaki gelişmeler, bu köhne felsefeyi yerle bir etmiş ve materyalizm tarafından gizlenen yaratılış gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Ünlü Newsweek dergisinin 27 Temmuz 1998 tarihli sayısında kullandığı Science Finds God (Bilim Allah'ı Buluyor) başlığında ifade edildiği gibi, materyalist yanılgıların ardından, bilim, tüm evrenin ve canlıların yaratıcısı olan Allah'ı bulmuştur.

Hürriyet / 15.03.2001

Renkleri Maymunlar Sayesinde Gördüğünü Zanneden Hürriyet Gazetesi Yazarı Yanılıyor 

15 Mart 2001 tarihli Hürriyet gazetesinde, "Renkleri maymunlar sayesinde görüyoruz" başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde kısaca, maymunların kendilerine yararlı besinleri bulabilmeleri için yeşil, kırmızı ve sarı renkleri ayırdedebilmeleri gerektiği ve bu nedenle renkleri birbirinden ayırdedebilme yeteneğini geliştirdikleri iddia ediliyordu. Haberin iddiasına göre, insanın renkleri görebilmesinin nedeni de buydu!

Bu iddianın ne kadar akıl dışı olduğunu görmek içinse çok az bile olsun düşünmek yeterlidir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Hürriyet gazetesinde dile getirilen bu evrimci iddia, bilimsel yönden muhatap alınıp üzerinde yorum yapmayı gerektirecek bir iddia değil, bilimsel açıdan hiç bir manası olmayan bir "saçmalık"tır. Öncelikle doğada pek çok canlının renkli görme yeteneği varken, insanla maymun arasında renkli görme yeteneğine dayalı bir ilişki kurmaya çalışmak, cehaletten başka bir şey değildir. Öte yandan haberde, maymunların meyveleri ayırdetmek istedikleri için renkli görme yeteneklerinin ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Yani haber, canlıların sadece "istek" yoluyla kendi beden yapılarını değiştirebilecekleri gibi şaşırtıcı derecede saçma bir mantığa dayalıdır. Bilimle az da olsa ilgisi olan hiç bir kimse tarafından savunulamayacak olan bu iddia, Ortaçağ hurafelerini andıran bir saçmalıktır.

Biz yine de Hürriyet’in haberini biraz irdeleyelim ve bu bilim ve akıl dışı iddiayı akıl ve bilim ışığında inceleyelim.

Sözkonusu senaryoyu gözönünde canlandırmak için, renkleri henüz ayırdedemeyen ve renksiz bir dünya gören bir maymunu düşünün. Evrimcilere göre, bu maymun önce son derece bilinçli ve akılcı bir şekilde, "kendime en faydalı yiyecekleri bulmam gerekiyor. Bunlar (yazıda belirtildiğine göre) besleyici kızılımsı yaprakları olan meyvalar. Ama bunun için önce renkleri görebilmem gerekir" diye düşünmektedir. (Bu arada, o güne kadar renkleri görmemiş bir maymunun renk kavramından haberdar olduğunu da kabul ederek böyle bir varsayımda bulunmak gerekir.)

Ve yine Hürriyet’in senaryosuna göre, bu "baskı" altında yaşayan maymunun göz hücreleri bir anda renkleri birbirinden ayırdedecek özellikler kazanmaya başlar. Hücreler birçok değişim geçirir, ve renkleri ayırdedecek hale gelirler. Peki şuursuz, akıl ve bilgiden yoksun hücreler, maymunun renkleri ayırdetme ihtiyacı içinde olduğunu nereden anlamışlardır? (Maymunun renkleri ayırdetme ihtiyacını bilinçli olarak hissedebildiği varsayımını kabul ederek bu sorunun sorulabileceğini hatırlayalım.)

Bunu da bir an için kabul edelim ve şuursuz hücrelerin maymunun bu ihtiyacını anladıklarını ve renk kavramından da haberdar olduklarını varsayalım. Peki bu durumda, hücreler renkleri görebilmek için gerekli değişimi nasıl sağlayacaklardır? Kendilerine bu özellikleri nasıl kazandıracaklardır? Hangi rastgele gelişen doğa olayı, renkleri göremeyen hücreleri renkleri görebilen hale getirecektir? Bunlar, Hürriyet’in haberindeki saçmalığı ortaya koyan cevapsız sorudan sadece bir kaçıdır.

Bu haberdeki mantık, evrimcilerin klasik içi boş, hiçbir bilimsel ve mantiki temeli olmayan, hayali senaryolarına bir örnektir. Gerçekte tüm evrimci literatür bu gibi senaryolarla doludur. Hepsinde bir gün ormanda dolaşan bir maymunun, suda yüzen bir balığın veya çöldeki bir sürüngenin, birden bire bir şeyi görme veya hissetme ihtiyacı hissettiği ve bunun sonucunda mükemmel gözlere, akciğerlere, kanatlara sahip olduğunu anlatan hikayeler vardır. Ancak, bu olayların nasıl geliştiğini, bir kolu kanada, bir solungacı akciğere veya renkleri görmeyen bir gözü rengarenk bir dünya gören bir göze çeviren olayların ve mekanizmaların neler olduğunu, ve bu dönüşümün kimin karar ve iradesiyle meydana geldiğini hiçbir zaman açıklamazlar.

Aslında bu durum, evrim teorisinin bilimsel bir kuram değil, batıl bir inanç olduğunun da göstergesidir. Hürriyet’teki haberi ve benzeri evrimci zırvaları incelerseniz, ilginç bir gerçekle karşılaşırsınız: Evrimciler, doğada hangi canlı neye ihtiyaç duyuyorsa, bu ihtiyaca hemen cevap veren ona göre bir evrim başlatıp canlıya yeni özellikler katan "sihirli" bir mekanizma olduğunu sanmaktadırlar.Kimi zaman "Tabiat Ana" adını taktıkları bu hayali irade, aslında evrimcilerin farkında olmadan tapındıkları tesadüf putudur. Oysa gerçekte putların hiç bir şeye gücü yetmez. "Doğa"nın ve "tesadüf"ün de canlılar yaratmak ve geliştirmek gibi bir gücü yoktur.

Canlıları ve tüm doğayı yaratan tek bir ilah vardır. O, tüm alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır

Hürriyet gazetesi, bu gibi saçmalıkları büyük puntolu haberle, "evrim" resimleriyle birlikte yayınlayarak, muhtemelen üzerine düşen Darwinist görevi yaptığına ve bilimsel gerçeklere rağmen evrim propagandasını sürdürdüğüne inanmaktadır. Ancak, Hürriyet gazetesinin gözardı ettiği bir gerçek vardır: Artık insanlar evrim teorisi hakkındaki bilimsel gerçeklerden haberdardır. Ve "renkleri maymunlar sayesinde görüyoruz" gibi safsatalara kanmamaktadır.

Darwinizm’in saçmalığı artık ülkemizde bilinmektedir ve artıkinsanlarımız, renkleri Allah'ın nimeti ve rahmeti sayesinde" gördüğümüzü bilmektedirler.

Hürriyet / 05.05.2000

Hürriyet Gazetesi'nden Amatör Bir Evrim Propagandası

Hürriyet Gazetesi’nin 5 Mayıs 2000 tarihli nüshasında,"Bütün Bebekler Aynı Dili Konuşuyor" başlıklı bir haber yayınlandı.

Haberin konusu, dünyanın her yerinde bebeklerin konuşmaya başlamadan evvel aynı sesleri çıkartmaları hakkında yapılan bir araştırmaydı. Resmin yanında yeralan yazıda ise, "iki bebeğin muhteşem iletişimi" ifadeleri kullanılıyor ve Zuri isimli goril yavrusunun "bir başka primatta" yani insan yavrusunda sevgiyi aradığı söyleniyordu! Haberin içeriği ile hiçbir bağlantısı olmayan bu ifadeler ve resim ise elbetteki rastgele seçilmemişti. Amaç, her ne vesile ile olursa olsun evrim propagandasıydı.

Bilinçaltına Yönelik Propaganda

Dikkat edilirse, bu haberde son derece gizli, insanların bilinçaltlarına etki etmeye çalışan bir telkin söz konusudur. Haberin içeriğinde evrimle ilgili hiçbir bilgi olmamasına ve tamamen farklı bir konuda bilgi verilmesine rağmen, kullanılan resim ve resmin yanında yapılan yorumlarla insanların bilinçaltlarına evrimin gerçek olduğu yönünde telkin verilmiştir. Resmin yanındaki yazıda ise goril yavrusu için "sıcaklığı başka bir primatta, insan yavrusunda arıyor" gibi bir izah yapılmış ve bu ifadelerle insanlarla gorillerin aynı atadan evrimleşen canlılar oldukları gibi bir telkinde bulunulmuştur.

Oysa insanla gorilin ortak bir atadan evrimleştiklerine dair tek bir bilimsel delil yoktur. Evrim teorisinin hiç bir iddiasını desteleyen bilimsel bir delil yoktur. İşte bu yüzden evrim yanlısı dergilerde, gazetelerde sık sık evrimi hatırlatan resimler, illüstrasyonlar kullanılarak insanların bilinçaltlarında, evrimin bilimsel bir gerçek olduğuna dair bir kanı oluşturulmaya çalışılmaktadır. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya'nın Evrim Aldatmacası ve Evrimcilerin Yanılgılarıisimli kitapları)

Yaratılışın Bir Delili

Öte yandan Hürriyet'te yer alan ve dünyanın her yerinde bebeklerin konuşmaya başlamadan evvel aynı sesleri çıkarttıklarına dair bilginin, gerçekte yaratılışı destekleyen bir delil olduğunu da belirtmek gerekir. Dilin kökeni konusunda iki farklı görüş vardır. Birinci görüş, insanın doğduğunda tamamen "boş" bir zihinle doğduğu ve konuşmayı sadece çevresinden görüp öğrendiği şeklindedir. Oysa ünlü dil bilimci Noam Chomsky, bilimsel verilerle, istatistik ve gözlemlerle ortaya çok farklı bir sonuç koymuştur. Buna göre insan "boş" bir zihinle doğmamaktadır. İnsan zihninde, dil öğrenmeye ve konuşmaya yönelik özel bir eğilim bulunmaktadır. Bu özel eğilimin nedeni ise, insanın önceden "programlanmış" olması, yani özel bir yaratılışa sahip olmasıdır.

İşte Hürriyet'teki haber, gerçekte bu ikinci görüşü destekleyen yeni bir bilimsel delildir. Dünya üzerindeki tüm bebeklerin ortak sesler çıkarmaları, hepsinin, konuşmaya, söz söylemeye yönelik özel bir ilhamla doğduklarını göstermektedir.

Elbette insanın, doğadaki diğer canlıların hiç birinde olmayan bu farklı özellikle yaratılmış olması, Allah'ın bir ilmidir. Nitekim Allah Kendisini bize Fussilet Suresi 21. ayetinde şöyle tanıtır: ""Her şeye nutku verip-konuşturan Allah".

Her şeyi yaratan ve bunlardan dilediğine nutku verip konuşturan Allah, aynı zamanda dilediğine anlayış da vermektedir. Evrimcilerin, gerçekte yaratılışın birer delili olan bulguları amatör evrim propagandalarına malzeme yapmaya çalışmaları ise, işte bu anlayıştan mahrum olmalarındandır.



Haber, birbirine sarılmış küçük bir bebek ve yavru bir gorilin resmi ile birlikte verilmişti. Resmi görenler, haberin içeriğinde de gorillerle insanlar arasındaki ilişkinin olduğunu zannederek yazıyı okumaya başladılar. Ancak haberde bir kez bile gorillerden veya herhangi başka bir hayvandan sözedilmiyordu.

Hürriyet, Milliyet / 02.07.2005

Evrimciler Panikte 

Son günlerde basında yoğun olarak gündeme gelen evrim haberleri, evrimcilerin, teorilerinin çöküşüyle ilgili gerçeklerin ortaya çıkmasından dolayı büyük bir panik yaşadıklarını göstermektedir. Bu panik dalgasına son bir ilave, Hataylı altı engelli kardeşle ilgili olarak Milliyet ve Hürriyet gazetelerinin yayınladığı haberlerdir ("Engelli kardeşlere 'Darwin' incelemesi", Milliyet, 2 Temmuz 2005; "Özürlü kardeşlere Darwin incelemesi", Hürriyet, 2 Temmuz 2005). Yenilgilerinin her boyutuyla ortaya çıktığı bir dönemde, sözkonusu haberi gündeme taşımaları, yaşadıkları panik havasını örtbas etmek için başvurulmuş gözboyayıcı bir propaganda girişimidir. Bu propagandaya Londra Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi'nden araştırmacıları dahil etmeleri, evrimciler arasındaki panik havasının dünya çapında yaşandığının göstergesidir. Milliyet ve Hürriyet haberlerindeki evrim propagandasının mantık bozuklukları ve bilimsel açmazları aşağıda birer birer ele alınmaktadır.

Sakatlıklara bel bağlayan Darwin Teorisi

Milliyet ve Hürriyet haberler, Kırıkhan'lı bir çiftin el ve ayakları üzerinde yürüyen altı çocuğu hakkındadır. Sözkonusu altı kardeş, akraba evliliğinin meydana getirdiği genetik bozukluklara bağlı olarak el ve ayakları üzerinde yürümektedirler ve konuşamamaktadırlar. Yazıda, yaşları 25 ile 35 arasında değişen kardeşlerin, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Londra Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi'nden bazı araştırmacılar tarafından çeşitli testlerden geçirildiği haber verilmekte, kardeşlerin maymun gibi yürüdükleri belirtilerek Darwin Teorisine katkı sağlanmaya çalışıldığı görülmektedir.

Sözkonusu haberler Darwinistlerin içinde bulundukları acizliği gözler önüne sermektedir. Çünkü bahsedilen özürlü kardeşlerin durumu, evrimci iddiaları hiçbir şekilde desteklemeyen, evrime hiçbir yönden delil sağlamayan, ilgisiz bir durumdur.

Yeryüzünde yaşam, milyonlarca canlı türü ve bunların sahip olduğu çok sayıda mükemmel sistem sergileyerek sürmektedir. DNA molekülünden bir bakterinin kamçısına; bir sineğin kanatlarından bir kartalın gözlerine; bir yunusun sonarından insan beynine kadar çok çeşitli yapıların her biri, farklı farklı işlevleri meydana getirmek üzere özelleşmiş bir tasarım ortaya koymaktadır. Darwinistler, herbiri kusursuz bir plan ortaya koyan bu mükemmellikler zincirinin, hayali bir ilkel hücreden şuursuz tesadüflerin sonucunda evrimleştiğini iddia etmektediler ancak bunu destekleyebilecek tek bir bilimsel kanıttan dahi yoksundurlar.

Asıl iddiaları "gelişim" olan evrimcilerin delillendirmeleri gereken şey, biyolojik sistemlerin, şuursuz tesadüflerle nasıl gelişmiş olabileceği yani canlılardaki mevcut fonksiyonlara zarar vermeden, onlara yeni genetik bilgi ilave edebilen kalıtsal değişimlerdir.

Milliyet ve Hürriyet haberlerindeki durumun ise bununla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı açıktır.

Canlılardaki mükemmelliğin tesadüflerle evrimleştiğini iddia eden evrimciler, kanıt olarak sakatlıklara bel bağlamakta, böylelikle bilim karşısında içine düştükleri acizliği gözler önüne sermektedirler. Habere konu olan altı kardeş gibi engelli olan ve doğuştan kör, eli ayağı tutmayan, konuşamayan ya da duyamayan çok sayıda insan vardır ancak bunlar bir evrimleşme kanıtı oluşturmamaktadırlar.

Mutasyonlar evrim değil, yıkım meydana getirir

Halkı cahil zannedip sakatlıkların evrim kanıtı olduğu safsatasına inanmalarını uman evrimciler, Milliyet haberinde mutasyonlarla ilgili de bir yanılgı ortaya koymaktadırlar.Milliyet haberinde, evrimci Prof. Dr. Nickholas Humphrey'in konuyla ilgili olarak şu sözlerine yer verilmektedir:

"Evrim, genetik mutasyon (değişim) halinde gelişiyor. Genetik mutasyon akraba evliliğinin araştırılmasında çok önemli. Anne ve baba tarafının da mutasyondan ne kadar etkilendiği araştırılarak, Evrim Teorisi'ne ışık tutacak bulgular elde etmeyi umuyoruz."

Mutasyonlar, DNA'daki nükleotidlerin diziliminde meydana gelen değişimlerdir. Evrimciler, hayali evrim sürecinde canlıların başka canlılara dönüşmesinin mutasyonlar yoluyla gerçekleştiğini öne sürmektedirler. Oysa mutasyonların canlıları hiçbir evrimleştirici rolü bulunmamaktadır. Genlerdeki bilgi, birer harf görevi gören nükleotidlerin dizilimiyle muhafaza edilir. Bu dizilim, hassasiyet açısından bir kitaptaki harflerin dizilimine benzetilebilir. Matbaada basılmakta olan bir kitabın kopyalarında meydana gelecek harf hataları ortaya daha iyi bir kitap çıkarmaz, aksine var olan bilgiyi yıkıma uğratır. Mutasyonların etkisi de bu şekildedir.

Genlerde meydana gelen mutasyonlar canlıların DNA'sını geliştirmez, var olan genetik bilgiyi tahribata uğratırlar. Böylece yaşamsal faaliyetleri genlerinde kodlanmış bilgiye dayanan organizmalar ciddi hastalıklara, sakatlıklara ve genellikle ölüme maruz kalırlar 1. Bu sebeple, Fransız Bilimler Akademisi eski başkanı ve aynı zamanda 28 ciltlik zooloji serisi "Traite de Zoologie" nin editörü olan Pierre Paul Grasse, mutasyonların, "ne kadar çok sayıda olursa olsunlar, herhangi bir evrim meydana getirmeyeceklerini" itiraf etmiştir. 2

Bu sebeple, evrimin mutasyonlar halinde geliştiği, mutasyonların araştırılarak evrim teorisine ışık tutulacağı yönündeki sözler, bilimin gerçekleriyle uyuşmayan hayalperest ifadelerden ibarettir. Bu altı kardeşi etkileyen mutasyonlar keşfedilecek olursa, bu durum sadece ve sadece mutasyonların zaten bilinmekte olan yıkıcı etkilerine yeni bir örnek oluşturacaktır, evrim meydana getirdiklerine değil.

Bilimsel açıdan geçersiz hikayeler

Evrim teorisinin, tamamen hayalgücüne dayalı ve bilim dışı bir hikaye oluşunun en açık göstergesi, evrimci bilim adamlarının bu teori lehinde deney ve gözleme dayalı somut kanıtlar ortaya koymak yerine, canlarının istediği gibi hikayeler anlatıp başkalarından da bunlara inanmalarını beklemeleridir. Bu olayda da bilimsel yönden geçerliliği olmayan bir hikaye üslubu kullanılmaktadır. Milliyet gazetesinde yayınlanan yorumlarda, bebeklerin emekleme ve yürüme aşamalarından geçmesiyle hayali evrim süreci arasında bir bağlantı olduğu iddia edilmekte ve bu konuda şunlar söylenmektedir:

"Bebekler doğuyor, emekliyor, ayakları üzerine doğrulup ellerini kullanıyorlar. İnsanların evrimleşerek bugünkü hale gelmesi gibi."

Maymundan insana doğruluş hikayesi, bebeklerin emekleme sonrası doğrulmasıyla bağdaştırılmakta ve bu satırlarda bir evrim kanıtı ortaya konduğu zannedilmektedir. Oysa insanın gelişim süreciyle ilgili olarak ortaya konan bu evrimci iddia, gerçekte yüz yıl kadar önce geçersizliği kabul edilmiş ve bilim tarihinin derinliklerine gömülmüş köhne bir düşünceyi yeniden canlandırma çabasından başka birşey değildir. "Bireyoluş, soyoluşun tekrarıdır" şeklinde özetlenebilecek bu köhne düşüncenin adı, 'rekapitülasyon yasası'dır.

Ondokuzuncu yüzyılda, Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından ortaya atılan bu düşünce, organizmaların gelişim aşamalarının, sözde evrimsel geçmişlerini yansıttığı iddiasına dayanır. Haeckel, örneğin insan embriyosunun anne karnında ilk başta balığa benzediğini, ilerleyen haftalarda semender, sürüngen, memeli gibi aşamalardan geçtikten sonra, insana "evrimleştiğini" öne sürmüştür. Ancak embriyoloji (embriyonun gelişimini inceleyen bilim dalı) biliminin bulgularıyla, bu iddianın hiçbir gerçekliği bulunmadığı kısa bir süre sonra gösterilmiş, dahası Haeckel'in bu iddiayı desteklemek üzere yaptığı bazı çizimlerin sahte olduğu ortaya çıkmıştır. 3

Haeckel'in iddialarının bilimsel bulgular karşısında çöküşü, İngiliz bilim dergisi New Scientist'te 1999 yılında yayınlanan bir makalede, şu sözlerle aktarılmıştır:

Yüz yıl önce, büyümekte olan bir insan embriyosunun evrimde kendinden önceki tüm aşamalardan geçtiği düşünülüyordu. Tek bir hücreden, basit bir çok hücreli canlıya ve sonra bir balık, bir kertenkele, bir fare, birmaymun ve bir insana denk gelen aşamalardan.

Bu fikir ilk olarak Alman biyolog ve Charles Darwin'in evrim teorisinin erken savunucularından biri olan Ernst Haeckel (1834-1919) tarafından önerilmişti. Haeckel, gelişim ve büyümenin evrimsel tarihi tekrarladığı anlamına gelen "bireyoluş, soyoluşu tekrar eder" deyimini üretti. Bunu biyogenetik yasa olarak isimlendirdi ve bu fikir rekapitülasyon ismiyle yaygınlık kazandı. Gerçekte Haeckel'in katı yasasının yanlış olduğu kısa bir süre sonra gösterildi. Örneğin, insan embriyosu erken aşamasında bir balık gibi işlevsel solungaçlara asla sahip değildi ve erişkin bir sürüngen ya damaymuna benzeyen aşamalardan asla geçmiyordu. Dahası, bazı türlerin, atalarından daha çok sayıda değil, daha az sayıda aşamadan geçtiği anlaşılmaya başlandı. 4

Sonuç

Milliyet'te ve Hürriyet'te yayınlanan bu habere bir panik havası içinde sarılan evrimciler, teorilerinin toplum nezdindeki itibarlarını kurtarmaktan tamamen uzak olduğunu bilmelidirler. Yaşamın ve mükemmel yaratılış harikalarıyla donatılmış milyonlarca canlı türünün, şuursuz tesadüflerle ortaya çıktığı iddiasına Allah'ın varlığını inkar etme uğruna sarılan evrimciler, akıl ve basiretlerini örten bu büyüye Türk Halkını ortak edemeyeceklerdir.

1- Detaylı bilgi için bkz.http://www.darwinizminsonu.com/mekanizmalar06.html
2- Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 88
3- Detaylı bilgi için bkz. http://www.harunyahya.org/evrim/birzamanlar/birzamanlar07.html
4- Ken McNamara, "Embryos and Evolution", New Scientist, sayı 2208, 16 Ekim 1999

Hürriyet / 06.02.2002

Hürriyet Gazetesi'nin Delta 32 Mutasyonu Konusundaki Yanılgısı

06.02.2002 tarihli Hürriyet gazetesinde "AIDS'e meydan okuyan İngiliz köyü" başlıklı bir haber yayınlanmıştır. Bu haberde İngiltere’de bir köyde yaşayan insanlarda görülen bir mutasyonun bu kişileri AIDS’e karşı koruduğu ileri sürülmektedir. Söz konusu yazıda "Delta 32" adlı bu mutasyon, faydalı ve insanı enfeksiyonlardan koruyan bir mutasyon olarak tanıtılmıştır. Ancak bu yorum büyük bir yanılgıdır. Aşağıda tüm mutasyonların olduğu gibi bu mutasyonun da zararlı olduğu bilimsel veriler ışığında aktarılacaktır.

Savunma sisteminde hasar - Delta 32 mutasyonu

Bilindiği gibi mutasyon, DNA’da meydana gelen rastgele değişimlerdir. Bu değişimler DNA kodunun bozulması ile sonuçlanır. Bilinen tüm mutasyonlar ya tahrip edici ya da en iyi ihtimalle etkisizdir.

Habere konu olan Delta 32 gen mutasyonu ise, ilk başta AIDS hastalarında hastalığın ilerlemesini yavaşlatan bir unsur olarak tahmin edilmiştir. Ne var ki, yapılan çalışmalar sonucunda, bu mutasyonun organizmayı hiç bir şekilde korumadığı, aksine savunma sistemine zarar veren bir DNA hasarı olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Şubat 2001’de Chicago’da yapılan Sekizinci Oportunist Ve Retrovirüs Enfeksiyonlar Konferansı’nda açıklanan bir çalışma bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Buna göre, savunma sistemi hücresel bağışıklık düzeyinde hasar almıştır. Kromozomlarında Delta 32 mutasyonu saptanan hastalar bakteri ve virüslere karşı gereken savunmayı yapamamaktadırlar. Hastalar, özellikle de nadiren görülen, ölümcül Hepatit C enfeksiyonundan kaybedilmektedirler. Karaciğeri tahrip eden Hepatit C virüsü, Delta 32 mutasyonubulunan hastalarda daha şiddetli bir seyir izlemektedir. (1)

Söz konusu araştırmayı yöneten Bonn Üniversitesi’nden Dr. Rainer Woitas bu mutasyonun verdiği hasar hakkında şunları söylemiştir:

"Mekanizması tam olarak bilinmemekle beraber, muhtemelen bu mutasyonla mikroba karşı hücresel savunma cevabı bozulmuştur." (2)

Aaron Diamond AIDS Araştırma Merkezi’nden Dr. David D. Ho da, AIDS hastalarında gözlenen şiddetli Hepatit C virüs enfeksiyonunun sebebi olarak Delta 32 mutasyonunu göstermektedir:

"Bulgular bu mutasyonun Hepatit C enfeksiyonunun daha da kötüleşmesi ile bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır." (3)

Söz konusu mutasyonun zararları hakkında bilinenler şimdilik bu kadarla sınırlıdır. Ancak bilim adamları bu mutasyonun vücutta başka hastalıklardan da sorumlu olduğunu düşünmektedir. Bu hastalıklar arasında enflamatuvar barsak hastalıkları olarak adlandırılan ve kesin tedavisi bulunmayanÜlseratif Kolit ve Crohn hasalıkları da yer almaktadır. İlişkili olduğundan şüphelenilen hastalıklar hakkında detaylı çalışmalar halen sürmektedir.

Görüldüğü gibi ilk başta AIDS hastalığının yavaşlamasına neden olduğu düşünülen bir mutasyonun daha sonra çok farklı zararları olduğu anlaşılmıştır. Gerçekten de hassas bir bilgi zinciri olan DNA’da tesadüfen meydana gelecek bir değişikliğin bilgiyi ileri götürmesi mümkün değildir. DNA şifre zincirine rastgele bir müdahale bu kusursuz bilgiyi bozacaktır.

Bu yüzden, mutasyonları organizmayı daha ileri götürecek kazalar olarak kabul eden neo-Darwinizm, büyük bir çıkmaz içindedir. Darwinizm progandası yapmak amacıyla ileri sürülen "faydalı mutasyon" örneklerinin hepsinde de, Delta 32 gen mutasyonu örneğinde olduğu gibi, çarpıtma vardır.

Kısacası bilim, canlıları tesadüf ürünü olarak göstermek isteyen teorileri çürütmekte, canlılığın gerçekte Allah’ın eseri olduğunu göstermektedir.

[1]Woitas RP. CCR5- Delta32 Mutation-Protective Against HIV, but Bad for Hepatitis C Virus? Abstract 499. Programs and Abstracts of the 8th Conference on Retroviruses and Opportunistic Infections. February 4 - 8, 2001, Chicago, IL.
[2] Woitas RP. CCR5- Delta32 Mutation-Protective Against HIV, but Bad for Hepatitis C Virus? Abstract 499. Programs and Abstracts of the 8th Conference on Retroviruses and Opportunistic Infections. February 4 - 8, 2001, Chicago, IL.
[3]Reuters Health-Chicago, 2/8/2001