18 Aralık 2011 Pazar

Hürriyet, Vatan, Milliyet / 22.01.2003

Vatan, Milliyet ve Hürriyet Gazetelerinin Genetik Benzerlik Yanılgısı

Vatan gazetesinin 22 Ocak 2003 tarihli sayısında "Karıncayiyen İnsanlara Akraba Çıktı" başlıklı bir haber yayınlandı. Yazıda, karıncayiyenlerin ilk insanlara benzer genetik özellikler taşıyabileceği ileri sürülüyor ve bu noktadan yola çıkılarak insan ile karıncayiyenin ortak bir atadan evrimleştiği iddia ediliyordu.

Aynı tarihli Milliyet gazetesi de "Büyük Büyük Dedemiz Bir Karıncayiyen Çıktı" başlığıyla aynı iddiayı tekrarlıyordu. Her iki gazete, bilimsel açıdan hiçbir somut kanıta dayanmayan bu yorumu heyecanla benimsemiş görünüyordu. Milliyet gazetesi karıncayiyene "dede" derken, Vatan gazetesi "Bunu da görecektik" şeklinde bir spot kullanıyordu. Ajanslarda geçen bir evrim haberi daha, bilimsel kanıtlar ışığında değerlendirilmeden baskıya yetiştirilmiş ve bir evrim gafı daha bilimsel bir haber gibi halka sunulmuştu.

Hürriyet gazetesi ise 1 Şubat 2003 tarihli Hürriyet Bilim ekinde benzer bir yanılgıyı dile getirdi. "Plasentalı memelilerin atası yer domuzu mu?" başlıklı yazıda, yine evrim propagandası yapılıyordu.

Oysa her üç gazete de yanılmaktadır. Ortada evrim teorisini destekleyen bir bulgu yoktur. Bu yazıda bu gerçeği kısaca izah edeceğiz.

Tutarsızlıklarla Dolu Sınıflandırma

Bu gazetelerin verdiği haber, Cambridge Üniversitesi’nden Fengtang Yang başkanlığında bir ekip tarafından gerçekleştirilen ve PNAS (Proceedings of the National Academy of Sciences) dergisinde yayınlanan bir araştırmaya dayanmaktadır. (1) Araştırmacılar daha çok Afrika’da yayılmış olan Afrotheria üst takımının Tubulidentata (karınca yiyen) ve Proboscidea (filler) takımından canlıların genlerini karşılaştırmışlardır.

Bilim adamlarının araştırdığı Afrotheria, aslında evrim teorisi lehinde değil aleyhinde bir örnektir; çünkü evrim teorisi uyarınca yürütülen genetik taksonomi (sınıflandırma) çalışmalarının tutarsızlığını göstermektedir. Bu üst takım aslında tamamen teoriktir ve son yıllarda genetik analizlerin hız kazanmasıyla oluşturulmuştur. Canlılar arasında sadece genetik benzerliklere dayanılarak hazırlanmış hayali bir kategoridir. Bu üst takım içinde kurulan akrabalık ilişkileri ise oldukça tuhaftır. Örneğin filler deniz inekleriyle bu takımın içindeki akrabalar olarak kabul edilmektedir, oysa deniz ineğinin yaşam alanı ve şekli filden tamamen farklıdır. Ayrıca anatomileri arasında —temel memeli dizaynı dışında— hiçbir benzerlik yoktur. Evrimcilerin her iki canlıya akraba gösterdiği bir diğer canlı da minik kır faresidir ki, oluşturulan takımın ne denli zorlama olduğunu gösteren başka bir örnektir.

Afrotheria üst takımının dahil olduğu plasentalı memelilerin kökeni ise evrimciler açısından daha da tartışmalıdır. Nature dergisinin editörü Henry Gee’nin belirttiğine göre, plasentalı memelilerin sınıflandırılmasında, DNA ve moleküler benzerlikleri temel alan evrimcilerle, anatomik benzerlikleri temel alan evrimciler, birbirleriyle tamamen zıt görüşler savunmaktadırlar. (2) Çünkü plasentalı memeliler görünüm açısından oldukça geniş bir çeşitlilik gösterirler. Örneğin kır faresiyle mavi balina birer plasentalı memelidir. Bir etobur olan aslan ile yunus ve balinalar aynı kategoriye dahil edilmektedirler. Birbirinin akrabası olarak gösterilen bu farklı canlıların hepsi de, aslında birbirleriyle hiç ilgileri olmadan, özgün yapılarıyla aniden ortaya çıkmışlardır. Fosil kayıtları bunu kanıtlamaktadır.

Görüldüğü gibi bu sınıflandırmaların gerçekçi bir zemini yoktur. En önemlisi genetik karşılaştırmalarla yola çıkarak sözde ortak atayla ilgili çıkarımlar yapmak, bilimsel bir yaklaşım değildir. Bu tutarsızlıklar karınca yiyenle ilgili karşılaştırma çalışmasında belirgin bir şekilde görülmektedir.

Evrimcilerin Önyargılı Tutumu

Sözde ataların araştırıldığı genetik analizlerin en çürük yanlarından biri, önyargılara dayalı olmalarıdır. Bu tür araştırmalar yapan evrimciler, araştırmaya başlarken bir ortak atanın varlığı konusunda peşin hükümlüdürler. Karınca yiyen araştırmasının lideri Prof. Robin Terence, BBC televizyonuna yaptığı yorumlarda önyargılarını açıkça ortaya koymaktadır:

"Zaman içinde geri gidecek olursanız bütün memelilerin bir ortak atası vardır aslında." (3)

Terence BBC’de yayınlanan bir diğer yorumunda da, yaptıkları işin "geriye doğru çıkarım"dan ibaret olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir:

"Yaşayan türlerin kromozomlarına bakıldığı vegeriye doğru çıkarımlarda bulunulduğunda, karınca yiyen, ilkel kromozom özelliklerinin birçoğunu korumuş görünüyor." (4)

Bu önyargı, genetik benzerliklerin yorumlanmasında da açıkça kendini belli eder. Evrimciler, inceledikleri canlıların bir ortak atası olduğuna dair hiçbir somut kanıt olmaksızın yola çıkmışlardır. Üstelik eldeki tüm bulguları, söz konusu dogmayı destekleyebilmek için yanlış ve taraflı şekildeyorumlarlar. Örneğin inceledikleri canlıların genlerinde rastladıkları özelliklerin bir ortalamasını alırlar. Sonra da özellikleri ortalamaya en yakın olan canlının, ortak ataya en yakın olduğunu ilan ederler. Terence’ın araştırmasında da incelenen canlıların genetik özelliklerinin bir ortalaması alınmış ve bu ortalamaya en yakın genetik özellikleri karınca yiyenin taşıdığı görülmüştür. Daha sonra da var olduğu varsayılan hayali ortak atanın, karınca yiyene benzer bir canlı olduğu kabul edilmiştir. Bu önyargılı çıkarım, bir otobüsle bir motorsikletin "ortak ata"dan geldiğini varsayıp sonra da bu "ata"nın araba olduğunu iddia etmek gibidir. (Oysa gerçekte bu üç farklı yapı da ayrı ayrı tasarlanmıştır.)

Türlerdeki Özgün Moleküller Geçişi Reddetmektedir

Moleküler ve genetik benzerliklerin evrimsel ilişki kanıtı olarak ileri sürülmesinin mantıksızlığı ortadadır. Çünkü canlılar arasındaki moleküler karşılaştırmalar incelendiğinde, bunların ortaya bir evrim tablosu koymadığı görülmektedir. Tam aksine evrim teorisine göre birbirleri ile çok yakından ilişkili olduğu iddia edilen canlıların moleküler düzeyde çok farklı oldukları ortaya çıkmaktadır.

Bir moleküler biyolog olan ve Darwinizm’e getirdiği eleştirilerle tanınan Prof. Michael Denton bu gerçeği şöyle vurgular:

"Moleküler düzeyde, her canlı sınıfı, özgün, farklı ve diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla moleküller, aynı fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun zamandır aranan teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir... Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir diğerinin "atası" değildir, diğerinden daha "ilkel" ya da "gelişmiş" de değildir... Eğer bu moleküler kanıtlar bundan bir asır önce var olsaydı... organik evrim düşüncesi hiçbir zaman kabul görmeyebilirdi." (5)

Ortak Genetik Özellikler Ortak Tasarımın İşaretidir

Bu konuda evrimcilerin —ve evrimi savunan haberlere yer verengazete ve televizyonların— göz ardı ettikleri bir diğer önemli nokta ise, bizzat genlerin varlığının evrim teorisini çürütmek için yeterli olduğudur. Çünkü gen, sahip olduğu komplekslikle, yaşamın bir rastlantı eseri olmadığının, yaratıldığının açık kanıtlarından biridir.

Genler son derece kompleks bilgi saklama üniteleridir. İnsan DNA'sında 1.000.000 ansiklopedi sayfasını dolduracak kadar bilginin yer aldığı hesaplanmıştır. Bu yüksek depolama kapasitesine karşın, DNA son derece küçüktür. Gözle görülmesi mümkün olmayan bir hücrenin çok daha küçük olan çekirdeğinde yer alır. DNA öyle özel bir tasarıma sahiptir ki, tek bir insan hücresinde 3 metre boyunda DNA sarmalı katlanmış olarak bulunur. DNA'daki bilginin, bilgiyi saklayan baz diziliminin ve katlanabilir sarmalın tesadüflerle ortaya çıkmış olması imkansızdır. Dahası DNA'da kendi kendini onarabilen bir sistem de bulunur. Bu sistem hücre bölünmesi sırasında meydana gelebilecek kopyalama hatalarını izler ve onarır. DNA’daki kompleks tasarım ve onarım sisteminin tek açıklaması bilinçli tasarım, yani yaratılıştır.

Canlı türlerinde görülen ortak genetik benzerlikler aynı bilinçli tasarımın eseridir. Elektronikte farklı kullanım alanlarına sahip, farklı tasarımda cihazların temelde benzer çiplerden meydana gelmesi gibi, farklı tür canlıların DNA'larında benzer dizilimler hatta benzer genler vardır. Ama çipler tesadüfen oluşmamıştır, genler de. Bu kusursuz düzen alemlerin Rabbi olan Allah'ın yaratmasıdır.

Sonuç

Vatan, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde yer verilen evrim senaryolarının bilimsel bir dayanağı yoktur. Genetik karşılaştırma analizleriyle ilgili önyargılar, evrimcilerin kendi ifadelerinde de açıkça görülmektedir. Dahası, genetik karşılaştırmalarla oluşturulan evrim ağaçları son derece tutarsız ilişkiler ortaya koymaktadır. Anatomiyi temel alan evrim ağacıyla, genetiği temel alan ağaç birbirlerinden tamamen farklıdır. Tüm bunlar genetik karşılaştırmalardan çıkarılan ortak ata tezlerinin ne kadar temelsiz olduğunu ortaya koymaktadır. DNA’daki mükemmel tasarım ele alındığında ise canlıların ortak bir atadan rastlantıyla türedikleri iddiası ‘gülünç’ kalmaktadır.

Vatan, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri artık bu bilimsel gerçekleri görmeli, her yeni bilimsel bulguyu evrim delili zannetmekten kurtulmalı ve körü körüne evrim propagandasından vazgeçmelidirler.

1. "Reciprocal chromosome painting among human, aardvark, and elephant (superorder Afrotheria) reveals the likely eutherian ancestral karyotype", PNAS, 24 Ocak 2003,
http://www.pnas.org/cgi/reprint/0335540100v1
2. "Shaking the Family Tree", Henry Gee, 1 Şubat 2001,http://www.nature.com/nsu/010201/010201-11.html
3. "Great Uncle Aardvark?", 20 Ocak 2003,http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/2676377.stm
4. "Great Uncle Aardvark?", 20 Ocak 2003,http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/2676377.stm
5. Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London: Burnett Books, 1985, ss. 290-91

İngiliz Daily Mail, Hürriyet, CNN Türk, BBC, Sabah, Yahoo News / 27.10.2007

Darwinistlerin İnsan Görünüşü İle ilgili Geleceğe Yönelik Tahminleri Evrime Delil Olarak Kullanma Çabaları


27-28 Ekim 2007 tarihlerine CNNTURK, Hürriyet ve Sabah internet sitelerinde ve İngiliz Daily Mail, Yahoo News, BBC News gibi yabancı internet sitelerinde insanlığın gelecekte iki türe ayrılacağına dair bir yazı yayınlandı. Söz konusu yazı, ülkemizdeki yayınlarda da aynı Darwinist propaganda yöntemi ile verilmekteydi: Maymundan insana doğru gelişen sahte bir evrimleşme şemasıyla birlikte.

Oysa burada bahsedilen geleceğe ait senaryolar, geleceğe yönelik varsayımlardan başka bir şey değildir.
Söz konusu haberde, insanın gelecekte iki farklı tür şeklinde ayrılacağı ve bu iki türün farklı özelliklere sahip olacağı belirtilmektedir. Buna göre insanların bir kısmının gelecekte boyları uzayacak, saçları düzleşecek, gözleri irileşecek ve bu insanlar estetik mükemmelliğe doğru belirgin değişikliklerle ilerleyeceklerdir. Diğer bir kısmı da tam tersi özelliklere sahip olacak ve daha gösterişsiz görüntüye sahip olacaklardır. Herhangi bir bilimsel delille desteklenmeyen bu iddialar, insanın hayali evriminin bir parçasıymış gibi anlatılmakta ve bu değişiklikler bir evrimleşme olarak kabul edilmektedir. Oysa söz konusu evrimleşme iddiası yalandır.

Dünyanın her döneminde güzel veya gösterişsiz, uzun veya kısa, narin veya iri... insanlar yaşamıştır. Günümüzde de dünyanın her yerinde estetik olarak çok güzel yaratılmış insanların yanısıra, fiziksel olarak daha sıradan özelliklere sahip insanlar vardır. Estetik güzellik bir insan için üstünlük gerekçesi olamayacağı gibi, gösterişsiz bir görüntü de o insanın daha geri kalmış olduğunu göstermez. İnsana üstünlük kazandıran, çevresindeki mucizevi yaratılış örneklerini takdir etmesini sağlayan akıl, bu olağanüstü özelliklerin tesadüflerin eseri olmadığını kavramasını sağlayan şuur açıklığı ve sahip olduğu güzel ahlak gibi özelliklerdir.

İnsana Ait Fiziksel Özelliklerdeki Küçük Değişimler Evrime Delil Değildir

Bu evrimci iddiaya göre gelecekte meydana geleceği varsayılan değişiklikler, insanın kendi gen yapısı dahilindedir. İnsanların boyunun uzayabileceği belli bir oran vardır. Ve bu oran, genlerde kodludur. İnsanlar, çevresel etkiler ve beslenme gibi faktörler neticesinde gelecekte daha uzun boylu olabilirlar. Ama bunun bir sınırı vardır, gelişiminlerini ancak bu sınıra ulaşıncaya kadar sürdürebilirler. Hiçbir insan, kendi genlerinde var olan bilgilerin dışında yeni bir özellik geliştiremez. Boyu uzun olsa da kısa olsa da insan yine hep insandır. Bir canlının, kendi genetik bilgileri dahilinde değişim geçirmesi mümkündür. Fakat bu değişiklik evrim değildir. Bunun evrim olarak gösterilmesi, uzun yıllardır Darwinistlerin kullandığı bir aldatma yöntemidir. Ancak bu yöntemin artık geçerliliği kalmamıştır.

Söz konusu yazılarda, bu değişimlerden evrimleşme olarak bahsedilmesi ve yazıların hayali bir evrim şeması ile birlikte verilmesi yalnızca göz boyama, sıradan bir konuyu evrime delilmiş gibi sunma ve insanları bu yöntemlerle kandırmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.

Aldatıcı Darwinist Yöntemler Deşifre Edilmiştir, Artık Hiçbirinin Geçerliliği Yoktur
Bilimsel değeri olmayan bir hikaye ortaya atmak, bu hikayenin yanına tamamen hayal gücünün ürünü olan resimler koymak klasik bir Darwinist taktiktir. Sözkonusu yazıda da geleceğe dair ucube, garip yaratık resimlerine yer verilmesi, bunları insanın gelecekteki evrim geçirmiş haliymiş gibi gösterilmeye çalışılması aynı taktiğin uzantılarıdır. Delil olmadığı sürece Darwinistler bu propaganda yöntemlerini kullanmayı sürdürecek gibi görünmektedirler.

Oysa Darwinistler de bilmektedir ki, milyonlarca yıl sürmüş olması gereken bu geçişin her aşamasında mutlaka milyonlarca ara fosilin var olması gerekmektedir. Bir maymun, Darwinistlerin iddiasına göre bir insan haline gelinceye kadar, katettiği her safhada geride sayısız ara fosil bırakmalı ve yeryüzünün neredeyse hemen her katmanında hiç durmadan bu fosiller ortaya çıkmalıdır. Bu durum yalnız insan için değil, diğer tüm canlılar için de bu şekilde olmalı, yeryüzündeki milyonlarca tür, birbirlerine dönüşürken tamamladıkları her hayali aşama için geride milyonlarca ara fosil bırakmalıdır. Dolayısıyla şu anda yeryüzünde sayılamayacak kadar ara form bulunmalı, bunlar müzelere sığmayacak bollukta olmalıdır. Eğer evrim gerçekten yaşanmışsa, bunların tümü gerçekleşmeli ve Darwinistler göz boyama taktikler yerine, hiç durmadan bu ara fosilleri bilim sayfalarında kullanmalıdırlar.

Fakat durum böyle değildir. Bugüne kadar evrimcilerin gösterebildiği tek bir tane ara form fosili yoktur. Milyonlarca gerçek insan fosili, milyonlarca gerçek maymun fosili vardır. Ama bunların hiçbiri evrime delil değildir çünkü evrimin hayali ara aşamalarını gösteren tek bir fosil bulunmamaktadır.

İşte Darwinistlerin propaganda taktikleri kullanma zorunlulukları da bundan kaynaklanmaktadır. Fakat Darwinistlerin hiç hesaba katmadıkları bir gerçek vardır; o da bu taktiklerin artık deşifre olduğu ve hiçbir geçerliliğinin kalmadığıdır. Artık insanların büyük bir kısmı, yazılmış bir hikayeye yerleştirilen sahte evrim resimlerinin ne anlama geldiğini ve hiçbir bilimsel değer taşımadığını bilmektedirler. Sözde evrimleşen bir insan resmini gören bir kişi bu aldatmacaya inanmak yerine, verilen haberi ve yanındaki aldatıcı resmi sorgulayarak incelemekte ve bunların doğru olmadığını görmektedir. Bu durum, Darwinizm'e vurulmuş çok büyük bir darbedir.

Sonuç:

Darwinizm gün geçtikçe aynı oranda çaresiz kalmakta ve çöküşe uğramaktadır. Geçersiz bilim kurgu hikayelerle evrim yalanını gündeme getirmek, bilimsel gerçeklerin inandırıcılığına hiçbir şekilde gölge düşüremez. Şu anda evrimin bir yalan olduğu tüm dünya ülkelerinde bilinmektedir, evrim teorisini savunmuş bilim adamları bile tereddüte düşmüşlerdir. Bu şartlar altında yapılması gereken şey, köhne Darwinist taktikleri bir kenara bırakıp gerçek ve doğru olanı kabul etmek olacaktır. Fosil kayıtlarının bize gösterdiği gerçek ve doğru bilgi ise, tüm varlıkları alemlerin Rabbi olan Allah'ın yaratmış olduğudur. Söz konusu haberi yapan basın kuruluşlarına, okuyucularına sundukları bilim haberlerini bu doğrultuda değerlendirmelerini tavsiye ediyoruz.

Hürriyet / 28.01.2008

Yaratılıştaki İhtişamı Perdeleme Uğruna Başarısız Masonik Taktikler

Hürriyet gazetesinin 26 Ocak 2008 tarihli sayısında, son bir biyoteknoloji çalışmasının "yaratmak" olduğu yanılgısı ortaya kondu.[i] Aşağıda önce çalışmanın detayları aktarılmakta, daha sonra Hürriyet haberindeki yanılgılar cevaplanmaktadır.

1. Bölüm: Çalışmayla ilgili bilgiler

Söz konusu çalışmada, ABD'nin Maryland eyaletinde bulunan J. Craig Venter Enstitüsü'nden 17 kişilik araştırmacı ekibi, bugüne kadar insan tarafından sentezlenmiş en büyük DNA molekülünü ürettiler. Üretilen DNA molekülü,Mycoplasma genitalium bakterisinin genomunun küçük oranda modifiye edilmiş bir kopyasından oluşmaktadır. 582.970 baz çiftinden meydana gelen kopyalanmış genomMycoplasma laboratorium olarak isimlendirilmiştir. Bu çalışmaya kadar, sentezlenmiş en uzun DNA yaklaşık 32.000 baz çiftinden meydana gelmekteydi.


Çalışmanın gerçekleştirildiği enstitüye ismini veren J. Craig Venter, 2000 yılında insan genomunun dizilimini ortaya çıkaran iki araştırmacı ekibinden birinin lideridir. Venter'ın ekibinde Dan Gibson, Clyde Hutchison ve Nobel ödüllü Ham Smith gibi araştırmacılar bulunmaktadır. Bu son çalışmalarının makalesi Science dergisinde ve Dan Gibson'ın baş yazarlığında yayımlanmıştır.[ii]

Bilim adamları hangi tekniği kullandılar?

Bilim adamları, bu büyük molekülü önce küçük parçalar halinde hazırladılar, daha sonra bunları aşamalı olarak birleştirdiler. Bunun için canlının DNA'sını önce biyoteknoloji laboratuvarlarına 101 parça halinde hazırlattılar. Daha sonra bunları dört büyük parça oluşturacak şekilde birleştirdiler. Ancak bu dört parça, molekülün büyüklüğü yüzünden kırılganlık gösteriyordu ve laboratuvar ortamında tek parça olarak birleştirilmesi mümkün değildi. Bu yüzden araştırmacılar DNA parçalarını bira mayası hücresine yerleştirdiler. Bira mayası, bünyesine katılan bu büyük DNA parçalarını tolare etti ve kendi DNA'sını tamirde yararlandığı homolog rekombinasyon mekanizmasını kullanarak parçaları birleştirdi.

Mycoplasium genitalium neden seçildi?
Venter ve ekibi Mycoplasma genitalium bakterisinin DNA'sını ilk olarak 1995 yılında deşifre etmiş ve Sciencedergisinde yayınlamışlardı. Venter'ın bu bakteriyi seçme sebebi, genlerinin sayısı açısından bilinen en küçük organizma olmasıydı (bu bakteri 485 gene sahiptir. Buna karşılık insanda 30.000 ila 50.000 arası gen bulunduğu tahmin edilmektedir).

Projenin aşamaları;
Araştırmacılar, bu çalışmayla birlikte üç aşamalı bir projenin ikinci aşamasının gerçekleştirildiğini belirttiler. Geçtiğimiz yıl içinde aynı ekip tarafından gerçekleştirilen birinci aşamada, bir bakteri türünün DNA'sının bir diğer tür bakteri hücresine nakledilmesi ve bakterinin başarılı bir şekilde yaşama devam ettiğinin görülmesiydi. Bir sonraki aşamada bu yapay DNA'nın bir canlı hücreye nakledilmesi ve hücrenin mekanizmalarının yeni işletim sistemine göre çalıştırılabilmesi amaçlanıyor.
Başarırlarsa;
Araştırmacılar, yukarıda anlatılan bir sonraki aşamayı başarabilirlerse genetik mühendislik tekniklerini kullanarak bu hücreleri yaşayan kimyasal fabrikalar ve ekolojik açıdan çok yararlı mikroorganizmalar olarak kullanmayı ümit ediyorlar. Amaçlanan bu organizmaların, kömür ve petrolün yerine geçebilecek enerji kaynakları olarak kullanılabilmesi, zehirli atıkları sindirebilmesi, atmosferde sera etkisi meydana getiren karbon dioksit gibi gazları emerek küresel ısınmayı hafifletebilmesi bekleniyor.
Tartışmalar;
Diğer yandan yapay yaşam formları üzerindeki çalışmalar, oldukça hararetli tartışmaların odağında yer alıyor. Üretilen teknolojilerin ölümcül bir virüs gibi biyolojik silahların üretiminde kötü amaçla kullanımından veya muhtemel bir hata sonucu bu bakterinin kontrolden çıkmış şekilde felaketlere yol açmasından endişe ediliyor. Bazıları ise sentetik yaşamın bir sonraki endüstri devrimine yol açacağını düşünüyor ve bu açıdan belli bir grubun sentetik yaşam üzerinde monopoli oluşturacak şekilde çalışmasını sakıncalı buluyor. Venter ise çalışmaları hakkında biyoetik grupları, Ulusal Bilimler Akademisi ve hükümetin tüm kollarını bilgilendirdiğini söyleyerek cevap veriyor.
2. Bölüm: Hürriyet'in yanılgıları

Hürriyet gazetesi, çalışmayla ilgili haberini "Tanrıyı oynayan adam" [Allah'ı tenzih ederiz] başlığıyla duyurdu. Hürriyet haberinde ortaya çıkan yanılgılar, haberin aşağıda okuyabileceğiniz başlangıç paragrafındaydı:
"Laboratuar ortamında üretilmiş ilk kromozomu Ekim ayında yarattıklarını açıklayan bilim adamlarının "yapay yaşam çok yakında" sözü doğrulandı. ScienceDergisi'nde dün yayınlanan makalede, Amerikalı uzmanların "sentetik kromozomu" nasıl elde ettikleri anlatılıyor. Bir sonraki adımda yaratılan bu yapay kromozom, canlı bir hücreye yerleştirilecek ve ortaya ilk yapay organizma çıkacak."

Hürriyet'in yukarıda yer alan iddiaları son derece gerçek dışıdır. Bu yanılgı ve yanıltmaları aşağıda birer birer cevaplanmaktadır.

a) Yaratmak Allah'a aittir
Yaratmak Yüce Allah'a mahsustur. Bir Kuran ayetinde, Allah'tan başka varlıklara yaratıcı güç atfetme ve kendince bunları Allah'ın yaratmasıyla benzeştirmenin hiçbir geçerliliği olmadığı gerçeği şöyle bildirilmektedir:
De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır." (Rad Suresi, 16)
Allah tüm canlıları yoktan var etmiştir ve her birini bir kader ile yaratmıştır. Bilim adamları henüz doğdukları anda, ileride imza atacakları bilimsel keşifler, araştırmalar ve makaleler Allah Katında belirlenmiş durumdadır. Burada konu ettiğimiz Hürriyet haberi de, ona cevaben kaleme aldığımız yazı da Allah Katında bizler daha doğmadan belirlenmiştir.[iii]
Dolayısıyla insanların gerçekleştirdiklerini zannettikleri tüm keşifleri, elde ettikleri tüm bilimsel başarıları Yüce Allah belirlemiştir. Canlı varlıkları olağanüstü detaylarla kusursuz şekilde yaratan da, insanlara bu detayları inceleme ilmini veren de Allah'tır. Rabbimiz'in izni olmaksızın hiçkimsenin hiçbir şeyi başarma gücü ve imkanı yoktur.

b) Sinsi masonik propaganda
Şeytanın insanları Allah'ın yolundan saptırmada başvurduğu sinsi yaklaşımlarından birisi, Allah'ı doğrudan inkar etmeksizin, O'na şirk koşacakları ortam ve durumlar oluşturma gayretidir. Masonluğun dinle ilgili söylemlerine bakıldığında, şeytanın insanları şirke davet eden bu sinsi taktiğinin unsurları görülür. Masonlar evrenin yaratılışını doğrudan reddetmemekte, mistik söylemlerinde "evrenin ulu mimarı" olarak isimlendirdikleri batıl bir ilaha atıfta bulunmaktadırlar. Dolayısıyla Allah'ı tek Yaratıcı olarak kabul etmemekte ama aynı zamanda yaratılışı da doğrudan inkar etmemektedirler.
Bilim adamlarının canlı "yarattığı" iddiası bu masonik propaganda ışığında değerlendirildiğinde de, tıpatıp ve reddedilmesi mümkün olmayan bir benzerlik göze çarpmaktadır. Dikkat edilirse bilim adamlarının "canlı yaratması" yakıştırması ile Allah'tan başka bir ilaha yaratıcı güç atfedilmekte, bilim adamlarının yaratma gücüne sahip oldukları şeklinde insanları şirke davet eden sahte bir slogan kullanılmaktadır. Bir diğer deyişle, masonik propagandada olduğu gibi yaratılış açıkça reddedilmemekte, ancak batıl ilahlarla Allah'a eşler koşulmaya çalışılmaktadır (Allah'ı tenzih ederiz).
Elbette tüm bunlar boşuna çabalardır ve ancak bir aldanıştır. Allah bir Kuran ayetinde, şirk koşanların birbirlerine yalnızca aldanmayı vaat ettiklerini şu şekilde bildirmektedir:
De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar. (Fatır Suresi, 40)

c) Bilim adamlarının "yaratma gücü olduğu" iddiasındaki akılsızlık

Genom çalışmalarında rol alan bilim adamları elbette yaptıkları çalışmalar ve bilimsel keşiflerle insanlık tarihinde dönüm noktası oluşturacak gelişmelere imza atmaktadırlar. On yıllarını kapsayan projelerle hastalıklara çare olacak, insan hayatını kolaylaştıracak yenilikler geliştirmekle büyük faydalar sağlamaktadırlar. Ancak hücrenin bazı kısımlarını sentetik olarak üreten bilim adamlarının bir canlı yarattığına dair iddialardaki (Allah'ı tenzih ederiz) akılsızlık da ortadadır. Yapılan şey yalnızca zaten muhteşem şekilde yaratılmış olan bir eserin taklidini yapma çalışmasından başka bir şey değildir. Örneğin bir günümüz ressamının, 18. yüzyıla ait çok ünlü bir tabloyu ancak uzun yıllar çalışarak kısmen taklit etmeyi başardığını varsayalım. Böyle bir durumda, taklit eden ressamın emek ve tekniği elbette taktire şayan bulunabilir ancak tablodaki sanatın orjinal eserin ressamına ait olduğu açıktır. Genom çalışmalarında da durum böyledir. Canlının sahip olduğu genom o kadar kusursuz bir şaheserdir ki, insanlar yüzyıllardır bunu anlamaya ve taklit etmeye çalışmaktadırlar. Söz konusu çalışmada da yapılan şey bundan farksızdır. Dolayısıyla ortada bir yaratma, yoktan var etme yoktur (olması da mümkün değildir, çünkü yaratmak ve yoktan var etmek yalnızca göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'a aittir), yalnızca yaratılmış bir genomu keşfetmekten kaynaklanan bilimsel bir başarı vardır.
Üstelik Hürriyet yazısında da araştırmacıların, "canlıyı örnek aldığı" yazılmaktadır. Durum böyleyken, araştırmacılara yaratıcı yakıştırması yapmanın ne denli akılsızca olduğu ortadadır. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Şunu da bir not olarak düşmek gerekir ki, bu tarz evrimci propaganda yöntemleri çok dar bir kesim üzerinde etkili olabilmiştir. Aklı başında birçok insan genom çalışmaları sırasında bir kez daha ortaya çıkmış olan yaratılış ihtişamını doğru takdir etmeyi bilmiştir. Hatırlanacak olursa, İnsan Genomu Projesi'nin sonuçları dünyaya açıklandığında, birçok yorumcu hücredeki muhteşem yaratılışa değinmiş, yorumları medyada geniş yankı bulmuştu. Örneğin ABD başkanı Bill Clinton, bu çalışmalarla "Allah'ın, yaşamı yarattığı dili" öğrendiğimizi söylerken[iv], İnsan Genomu Projesi araştırmacı ekibinden Gene Myers, yaşamın mimarisi karşısında hayretler içinde kaldığını belirtmiş, "...sistem son derece kompleks. Sanki dizayn edilmiş gibi...Orada büyük bir akıl var" ifadesini kullanmıştı[v].

d) Çalışmada kullanılan metod, yaratılıştaki ihtişamı göstermektedir

Ayrıca bu yapay DNA çalışmasında öyle bir detay bulunmaktadır ki, muhteşemliğin yaratılışta olduğunu kendiliğinden gösteren bir örnek oluşturmaktadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, bilim adamları DNA moleküllerinin büyüklüğü nedeniyle bunları birleştirmede problem yaşamış, bu konuda insan çalıştırmayan bir laboratuvardan yardım almışlardır. Bu mini laboratuvar, bira mayası olarak bilinen Saccharomyces cerevisiae'den başkası değildi. Bira mayası, bünyesine katılan bu büyük DNA parçalarını tolare etmiş ve kendi DNA'sını tamirde yararlandığı homolog rekombinasyon mekanizmasını kullanarak parçaları birleştirmiştir. Bilim adamları parçaları bira mayasından birleştirilmiş olarak geri aldıktan sonra nükleotid dizisinin orjinal DNA dizilimine uygun olup olmadığını kontrol etmişlerdir. Gerçekten de bira mayasının kendi DNA'sından hiçbir parça katmaksızın ve orjinal dizilimi bozmaksızın kendisine yüklenen bu görevi hatasız bir şekilde başardığını, dünyanın en gelişmiş laborutavurlarında dahi gerçekleştirilemeyen bir işi tamamladığını görmüşlerdir. Üstelik bu canlı, insanların henüz yeryüzünde bulunmadığı dönemlerden beri, milyonlarca yıldır bu işlemleri mükemmel bir şekilde gerçekleştirmektedir. Kuşkusuz bu, Allah'ın yaratmasındaki ihtişamı gösteren açık bir kanıttır.

e) Hürriyet'in 'Yapay organizma' yanlışı
Hürriyet gazetesi "yapay organizmanın çok yakında" oluşturulacağını iddia etmekte, bilim adamlarının teknik anlamda taklitten ibaret olan başarısını özellikle abartarak insanlığın yapay yaşam üretmeye yakın olduğu gibi bir propaganda ortaya koymaktadır.
Oysa gerçekte bilim adamlarının elinde olan yapay bir organizma değildir ve sadece sentetik (yapay) bir kromozomdan ibarettir. Sentetik bir molekülün sentetik bir organizma olarak tanımlanamayacağı, yani canlılığı ifade etmediği ise bir ortaöğretim öğrencisinin dahi kolaylıkla anlayacağı basitlikte bir bilgidir. Ayrıca bilim adamları bu sentetik molekülü bir hücreye nakletmeyi gerçekten başarsalar bile bu tamamen sentetik bir organizma olmayacaktır. Konuyla ilgiili uzmanların söz konusu araştırma üzerindeki yorumları da bunu doğrular niteliktedir.
New York Üniversitesi moleküler biyoloji bölümünden Eckard Wimmer, Venter'ın çalışmasında yapay yaşamın üretilmiş sayılamayacağını belirtmektedir. Eckard, "sentetik DNA'nın kusursuz olup olmadığı veya biyolojik fonksiyonları yerine getirip getiremeyeceği konusunda rahatsız edici bazı hislere sahip olmayı sürdürdüğünü" sözlerine eklemektedir.[vi]
İngiliz GeneWatch'tan biyolog Helen Wallace da, "Venter'ın yaşam üretmekten uzak olduğunu belirtmektedir.[vii]
Harvard Üniversitesi genetikçisi George Church ise "Bu bir yaşam meydana getime makalesi değil, bir [molekül] birleştirme makalesi" diyerek yapay yaşam nitelemelerine karşı çıkmaktadır. Church sözlerine şunları eklemektedir: "Şu anda yapmış oldukları tek şey, bir parça DNA satın alıp bunları bir araya getirmekten ibarettir."[viii]
New York Times gazetesinin konuyla ilgili yazısında yer alan şu satırlar da yukarıdaki yorumlarla paralellik göstermektedir:
"Dr. Venter'ın ekibince yapılan sentetik genom, sıfırdan yapılmış olmak yerine birkaç değişiklik içeren ve Mycoplasma genitalium isimli doğal bakterinin genetik dizilimine dayanan bir kopyasındandan meydana gelmektedir."[ix]
Ayrıca sentetik kromozom gerçekten canlı hücreye nakledilirse ve hücre gerçekten bunda kodlanan esaslara göre yaşamaya başlarsa, yine tamamen gerçek sayılamayacak, çünkü bu durumda sadece genler yapay yollardan sentezlenmiş olacaktır.

Sonuç:

Görüldüğü gibi Hürriyet gazetesi, araştırmanın sonuçlarını çarpıtmakta, son derece sapkın izahlarla Allah'ın üstün yaratışına kendince farklı açıklamalar getirmeye çalışmaktadır. Allah, şirk koşanların bu çabaları karşısında daima başarısız olacaklarını ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 8)
Hürriyet yazı işlerine, çoktan deşifre olmuş bu ucuz masonik oyunlara başvurmaktan vazgeçmelerini tavsiye ediyor, milli ve manevi değerlerine bağlı Türk Halkı'nın yaşamın kökeni konusunda bilgilendiğini ve böyle basit oyunlara gelmeyeceğini görmelerini diliyoruz.

[i] Tanrıyı oynayan adam, Hürriyet.com.tr, 26 Ocak 2008,http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=8106106
[ii] Daniel G. Gibson et,al. Complete Chemical Synthesis, Assembly, and Cloning of a Mycoplasma genitalium Genome, internette yayınlandığı gün: 24 Ocak 2008, http://www.sciencemag.org/cgi/content/abstract/1151721
[iii] Bkz. Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Harun Yahya,http://www.harunyahya.org/bilim/Zamansizlik/kader.html
[iv] Nicholas Wade, Scientists Complete Rough Draft of Human Genome, 26 Haziran 2000,http://partners.nytimes.com/library/national/science/062600sci-human-genome.html
[v] Abate, T., "Human genome map has scientists talking about the divine: surprisingly low number of genes raises big questions", The San Francisco Chronicle, 13 Mart 2001
[vi] US scientists close to creating artificial life: study, 24 Ocak 2008,http://afp.google.com/article/ALeqM5j4t7hfdLLhCNWU-IZE9t0OTfEQZA
[vii] US scientists close to creating artificial life: study, 24 Ocak 2008,http://afp.google.com/article/ALeqM5j4t7hfdLLhCNWU-IZE9t0OTfEQZA
[viii] Andrew Pollack, Researchers Take Step Toward Synthetic Life,www.nytimes.com, 25 Ocak 2008,http://www.nytimes.com/2008/01/25/science/25genome.html?_r=2&hp&oref=slogin&oref=slogin
[ix] Andrew Pollack, ibid.

Hürriyet / 10.05.2008

Platypus'un Genom Analizi ve Hürriyet'in Evrimci Çarpıtmaları


Hürriyet gazetesinin 10 Mayıs 2008 tarihli sayısında, "Yeryüzünün En Tuhaf Hayvanı" isimli bir haber yayınlandı. Haberde; memeli, kuş ve sürüngenlerin bazı özelliklerini mozaik olarak bünyesinde bulunduran 'platypus' canlısının DNA diziliminin bilimadamlarınca deşifre edildiği bildiriliyor, "platypus'un gen analizinin, aralarında insanların da bulunduğu memelilerin milyonlarca yıl önce nasıl hayali bir şekilde evrim geçirdiğinin açıklanmasına yardımcı olmasının umulduğu" ifade ediliyordu.

Ancak sözkonusu canlının genomundan yola çıkılarak memelilerin sözde evrimine dair ortaya konan bu iddianın herhangi objektif dayanağı bulunmamaktadır. Canlıların kökenini en baştan dogmatik olarak evrim şeklinde kabul eden bilimadamları, platypus'un memelilerle evrimsel bir tarihi paylaştığını varsaymakta, genomlarındaki yapısal ve dizilimsel özellikleri de bu doğrultuda yorumlamaktadırlar. Gerçekte platypus, memelilerin evrimi senaryosu için hiçbir bilimsel kanıt sağlamamakta, tam tersine evrim teorisi için büyük bir açmaz oluşturmaktadır.

Evrimcilerin Platypus açmazı

Avustralya ve Tanzanya'da göl ve nehirlerde yaşayan Platypus'un bilimsel adı Ornithorhynchus anatinus'tur. Erkeklerinin boyu 50 santimetreye erişmektedir, dişilerininki ise bundan %20 daha azdır. Platypus, haberde de belirtildiği gibi "kürkü olduğu ve yavrularını emzirdiği için memeli sınıfına girmektedir. Kuyruğunu kunduz gibi sallayabilen bu hayvan, kuş gagası ve sürüngen zehrine sahip olma gibi özellikler de taşımaktadır. Genellikle su altında yaşayan bu hayvanlar, zehirlerini arka ayaklarında taşımaktadırlar. Platypus aynı bir memeli gibi tüylere sahiptir ve yavrularını emzirir, ama sürüngenler gibi yumurtlayarak çoğalır ve zehir üretir. Aynı kuşlar gibi bir gagaya sahiptir, ama aynı amfibiyenler gibi zamanının büyük bölümünü suda geçirir. Platypus, tüm bu özelliklerin ortaya koyduğu gibi, apayrı canlı gruplarına ait özellikleri üzerinde barındıran bir "mozaik" canlıdır. Evrimciler bir zamanlar bu canlıyı bir ara form olarak göstermeye çalışmışlarsa da bu iddia, paleontolojinin önde gelen otoriteleri tarafından terk edilmiştir. Stephen Jay Gould, platypus gibi "mozaik canlılar"ın bir ara geçiş formu olarak kabul edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir. (S. J. Gould & N. Eldredge, Paleobiology, Vol 3, 1977, s. 147) Zaten evrimcilerin ellerinde, Platypus'taki bu mozaik özelliklerin diğer canlı gruplarından nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair hiçbir delil bulunmamaktadır, bu konuda tek bir fosil kanıtı gösterememektedirler.
Darwinizm'e göre bu mozaik canlının tüm çarpıcı ve farklı özelliklerinin aynı anda ve kusursuz şekilde farklı canlılardan evrimleşmiş olması gerekmektedir. Fakat Darwinistlerin elinde bu konuya açıklama olabilecek tek bir bilimsel bulgu ve tek bir delil bulunmamaktadır. Platypus'un farklı canlılarda bulunan bu canlıya özgün özellikleri, Darwinistler tarafından kesin olarak açıklamasızdır. Aslında evrim teorisi için açık bir açmaz oluşturan böylesine bir canlının evrime delil olarak lanse edilmeye çalışılması, evrimci çarpıtmaların ne boyutlara ulaşabileceğini görebilmek bakımından önem taşımaktadır.

Memelilerin iddia edilen evrimi hiçbir kanıta dayanmamaktadır

Hürriyet haberinde platypus üzerindeki bu araştırmanın, "memelilerin milyonlarca yıl önce nasıl evrim geçirdiğinin açıklanmasına yardımcı olmasının umulduğu" şeklinde bir ifadeye yer verilmektedir. Oysa memelilerin evrimi senaryosu, hiçbir bilimsel kanıtla desteklenmeyen ve tamamen dogmatik olarak ayakta tutulmaya çalışılan bir masaldan ibarettir.

Evrimci kaynaklara baktığımızda, memelilerin kökeni konusunda ısrarlı bir sessizlik olduğunu görürüz. Bu yüzden evrimci paleontolog Roger Lewin, "ilk memeliye nasıl geçildiği hala bir sırdır" demek zorunda kalır. (Roger Lewin, "Bones of Mammals, Ancestors Fleshed Out", Science, cilt 212, 26 Haziran 1981, s. 1492)

20. yüzyılın en büyük evrim otoritelerinden ve Neo-Darwinist teorinin kurucularından biri olan George Gaylord Simpson ise, evrim teorisi açısından çok şaşırtıcı olan bu gerçeği şöyle ifade eder:

Dünya üzerindeki yaşamın en kafa karıştırıcı olayı, Mezozoik Çağı'nın, yani sürüngenler devrinin, memeliler devrine aniden değişmesidir. Sanki bütün başrol oyunculuğunun çok sayıda ve türdeki sürüngenler tarafından üstlenildiği bir oyunun perdesi bir anda indirilmiştir. Perde yeniden açıldığında ise, bu kez başrolünde memelilerin yer aldığı ve sürüngenlerin bir kenara itildiği yepyeni bir devir başlamıştır. Ortaya çıkan memelilerin bir önceki devire ait izleri ise yok gibidir (George Gaylord Simpson, Life Before Man, New York: Time-Life Books, 1972, s. 42.)

Bir evrimcinin ağzından bu ifadeler kuşkusuz ki bir itiraf niteliğindedir. Ancak burada evrimcilerin açıkça söylemekten çekindikleri ve kesin gerçek olan nokta, ne memelilere ne de başka canlılara ait bir önceki devirden kalan tek bir ara fosil örneği bulunmamış olmasıdır.

Sonuç:

Görüldüğü gibi ne platypus'un mozaik özellikleri evrim teorisine kanıt oluşturmakta ne de memelilerin evrimi senaryosu herhangi fosil kaydına dayanmaktadır. Evrimciler, fosil kayıtlarında bulamadıkları ara formları, son olarak platypusun genom incelemesini evrimci beklentilerle bezeyerek kamuoyunun gözünü boyamaya çalışmaktadırlar. Hürriyet yetkililerine bu tür çarpıtmalarla bir yere varamayacağını görmelerini, bir dogma olarak doğru kabul ettikleri evrimci varsayımları Darwinizm lehinde bilimsel kanıt olarak sunmaktan vazgeçmelerini tavsiye ediyoruz.

Hürriyet / 22.06.2008

Hadi Uluengin’in Evrim Yanılgıları

Hürriyet gazetesi köşe yazarı Hadi Uluengin, 15 Haziran 2008 tarihli “Sakın maymunlar duymasın” ve 22 Haziran 2008 tarihli “Bu maymun, başka maymun” başlıklı yazılarında, Charles Darwin’in evrim teorisi hakkındaki görüşlerine, daha doğru bir deyimle “yanılgılarına” yer verdi. Evrim teorisine inandığını ifade eden ancak her iki yazısında da konu hakkında bariz bir bilgi eksikliği içinde olduğu görülen Sayın Uluengin’in yanılgıları aşağıda cevaplanmaktadır.

a) Hadi Uluengin yanılmaktadır, Charles Darwin elbette insanın kökenine dair iddialar ortaya koymuş, hatta bu konuda kitap yazmıştır!

Hadi Uluengin, Charles Darwin’in insanın kökeniyle ilgili olarak herhangi bir yazı kaleme almadığını, “anlayan anlasın” şeklinde ima ortaya koymakla yetindiğini öne sürmektedir. Uluengin bu konuda tam olarak şunları yazmaktadır:

Charles Darwin] Ne başyapıtını oluşturan "Türlerin Kökeni"nde, ne de diğerlerinde insanın ecdádına hiç değinmez. Buna ilişkin tek satır yoktur. "Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az" demeye getirir.

Oysa Darwin, Türlerin Kökeni’nde değil ama “diğerlerinde”, Sn. Uluengin’in ifadesiyle “insanın ecdadına”değinmiştir. Hatta bu konuda bir kitap yazmıştır. Kitabının Descent of Man olan ismi, “İnsanın Türeyişi” anlamına gelmektedir ve adı üzerinde Darwin’in insanın maymunlardan türediği iddiasına yer vermektedir. Kitabının ismi, yayıncısı ve basım tarihi aşağıdaki gibidir:

Darwin, C. (1871). The Descent of Man and Selection in Relation to Sex. New York: D. Appleton and Co.

Sayın Uluengin eğer bundan sonra Darwin ve teorisi hakkında yazı yazmayı düşünürse, bu konudaki kitapları eminiz ki daha iyi araştıracaktır.

b) Hadi Uluengin yanılmaktadır, savanda doğrulan maymun teorisi bilimin iddiası değil, çöpe gönderdiği bir yanılgıdır

Hadi Uluengin, insanın maymunsu atalardan türediği yönündeki teoriye inandığını ifade etmekte, bu sözde evrimin ise savanlarda yüksek otların ötesini görme ihtiyacından kaynaklandığını öne sürmektedir. Hürriyet yazarı, “Sakın maymunlar duymasın” başlıklı yazısında bu konuda şunları yazmaktadır:

''...[B]en yukarıdaki "Evrim Teorisi"ne inanırım. Yani, yüksek otların ötesini görebilmek için ilkin iki ayağı üzerine kalkmak zorunda kalan maymunla "dikilek insan"a; ondan, başparmağının açısını geliştirerek bu defa iki elini kullanmaya başlayan "mahir insan"a; nihayetinde de, artık beyin hacmini, dolayısıyla duyum melekesini geliştiren şimdiki "ákil insan"a geçildiğine inanırım.

Aynı konuda ve “Bu maymun, başka maymun”başlıklı yazısında ise şunları dile getirmektedir:

“İklim değişikliğinden ötürü o yukarıdaki Habeşistan civarlarında orman gerilemiştir... Dolayısıyla da, "savan" denilen yüksek otların ötesindeki tehlikeyi fark etmek için maymun iki ayağı üzerinde doğrulmak zorunda kalmıştır. Giderek de, bilûmum organları bu yeni duruma uyum sağlamıştır.”

Sayın Uluengin bu iddiaya inandığını belirtirken aslında büyük bir bilgi eksikliği içinde bulunmaktadır. Çünkü inandığını söylediği bu varsayım, bilimin bulguları karşısında geçersiz kılınmış eski bir Darwinist masaldan ibarettir. Evrimci bilim yazarı Carl Zimmer,Discover dergisinde yayınlanan bir makalesinde, ormanların kuruyarak yerini savanlara bıraktığı ve bu savanların da insanın hayali evriminin beşiği haline geldiği hikayesinin asılsız çıktığını şu sözlerle itiraf etmiştir:

"Atalarımızın iki ayaklılara nasıl evrildiği sorusunun cevabı, on yıllardır berrak bir şekilde ortada gibi duruyordu. (Southern California Üniversitesi Antropoloji Kürsüsü profesörü) Craig Stanford, "Uzunca zamandır kabul edilen görüş, ormanlardan çıkıp savanlara hareket ettiğimiz veya yüksek otların üstünden etrafa bakmak ya da izole ağaç gruplarına ulaşmak için iki ayaklı hale geldiğimiz şeklindeydi" diyor? Ama son yıllarda yeni kanıtlar bu senaryoyu kuşkulu hale getirmiş durumda. "Uzun zamandır savunulan, zayıf bir hominidin ormanın güvencesini bırakarak tehlikeli savanlara gittiği ve burada yeni fikirlerle yaşayabilmek için ayağa kalktığı fikri güzel bir hikaye, ama büyük olasılıkla tamamen hayal ürünü" diyor Stanford. Araştırmacılar eski hominid bölgelerine daha yakından baktıklarında, çoğu, bu alanların aslında birer savan olmadığı, ama düşük veya yüksek yoğunlukta ormanlık araziler olduğu sonucuna varmış durumda".[i]

Dünyaca ünlü bilim dergisi Nature’ın editörü ve aynı zamanda evrimci paleontolog olan Henry Gee de, insanın maymunsu bir atadan doğrulduğu anlatımlarının bilimsel olmadığını itiraf etmiştir:

"Mesela insanın evriminin; vücudun duruşu, beyin hacmi ve el-göz koordinasyonunda gerçekleşen gelişmelere dayandığı ve bu gelişmelerin de ateş ile alet üretimi gibi teknolojik başarılarla dilin kullanımına yol açtığı söylenir. Ancak bu gibi senaryolar subjektiftir. Deneylerle asla test edilemezler, öyleyse bilimsel değildirler. Genelde kullanımda olmaları bilimsel testlere değil, sunumlarındaki otoriteye ve iddiaya dayanırlar."[ii]

Görülmektedir ki, Sayın Uluengin lise yıllarında kendisine bilimsel gerçekmiş gibi anlatılan Darwinist masalların etkisinde hareket etmekte ve o dönemde aldığı yanlış telkini soruşturmadan bu masalları tekrarlamaya devam etmektedir. Aslında kendisi Darwinist propagandanın etkisinde kalmış yanılgı içindeki binlerce insandan birisidir. Bu bilim dışı propagandanın meydana getirdiği aldanışı ise, gayet iyi bilindiği gibi, Sayın Adnan Oktar bu alanda yayınladığı çok sayıda bilimsel eserleriyle ortadan kaldırmıştır ve kaldırmaya devam etmektedir. Sayın Uluengin’e, Darwinizm hakkında ele alacağı bir sonraki yazısı için, Sayın Adnan Oktar’ın Harun Yahya müstear isimi ile yazdığı eserlerinde sunduğu modern bilimin bulgularını incelemesini, onyıllar öncesinin Darwinist masallarının zihninde meydana getirdiği bilgi kirliliğini gidermesini tavsiye ediyoruz (Modern bilimin insanın kökeniyle ilgili evrimci teorileri çürüten bulguları için Harun Yahya’nın “Hayatın Gerçek Kökeni” isimli kitabının ilgili bölümüne bu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.darwinizminsonu.com/insanin_kokeni.html).

c) Sayın Uluengin, Darwinizm ve Karl Popper hakkında yanılmaktadır

Evrimcilerin, bilim karşısındaki sayısız açmazına karşın Darwinizm’e inatla sarılmaya devam ederken öne sürdükleri klasik bir mazeret, bu teorinin bilimin kriterlerini yerine getirdiğine dair olanıdır. Hadi Uluengin de bu mazerete sığınmakta ve Charles Darwin’in teorisinin sözde bilimselliğine dair bilim felsefecisi Karl Popper’ı referans almaktadır. Uluengin bu konuda şunları söylemektedir:

“Karl Popper'in bilim felsefesini benimsediğim için de, tersi ispatlanmadığı müddetçe, Charles Darwin'in teorisi benim için geçerlilik taşıyan tek doğrudur!”

Bu yazdıkları, Sayın Uluengin’in Darwinizm’in bilimselliği anlayışının vehametini bir boyut daha ileri taşımaktadır. Çünkü Uluengin, hem Karl Popper’ı hem de Darwinizm’i anlamamış görünmektedir. Karl Popper’ın gerçekte Darwinizm’e karşı görüşler ortaya koymuş olması Sayın Uluengin’i hayal kırıklığına uğratabilir ancak durum tam olarak budur! Karl Popper, 1974 basımlı eseri olan ‘Unended Quest’de Darwinizm’in bilimin kriterlerini yerine getirip getirmediğini incelemiş ve bu konuda vardığı sonucu şöyle açıklamıştır:

"Darwinizm’in test edilebilir bilimsel bir teori değil, metafizik bir araştırma programı olduğu sonucuna varıyorum”[iii]

Görüldüğü gibi Popper, Darwinizm’i bilimdışı bir teori olarak tanımlamaktadır ve eğer Sayın Uluengin söyledği gibi “Karl Popper’ın bilim felsefesini benimsiyorsa”, Darwinizm’i “geçerlilik taşıyan tek doğru” olarak değil, “bilimdışı bir iddia” kabul etmesi gerekmektedir.

d) Evrim teorisi ve İslam hakkındaki yanılgı

Hadi Uluengin, insanın maymunlardan türediği inancının insanın iman felsefesini değiştirmeyeceğini öne sürmekte ve “Adem ve Havva” ilahi mitoloji olarak yorumlandığı taktirde (Allah’ı tenzih ederiz) insanın evrimi teorisinin İslam’a engel oluşturmayacağını iddia etmektedir. Oysa Evrim teorisine inanan, buna karşılık Allah'a inanmaya devam eden insanlar, genellikle Darwinizm'in bu asıl mesajını fark edemeyen kimselerdir. Evrim teorisinin temel mantığı, bir Yaratıcının varlığını reddetmeye dayanır. Teori, Yaratıcı'yı reddeder ve doğa kanunlarını, tesadüfleri ve zamanı yaratıcı bir güç olarak kabul eder. Evrimci zoolog Pierre Paul Grassé bu gerçeği şöyle dile getirir:

"(Evrimcilerin canlılığın açıklaması olarak öne sürdükleri)...tesadüf kavramı, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir."[iv]

Evrim teorisinin Allah inancını reddettiği gerçekte çok iyi bilinmektedir. Bu gerçeği bazı evrimciler de itiraf etmektedirler. Örneğin Sydney Üniversitesi'nden evrimci antropolog Dr. Michael Walker şöyle demektedir:

"Birçok bilim adamı ve teknoloji uzmanının Darwin teorisine dilleriyle hizmet ediyor olmalarının tek nedeninin, bu teorinin bir Yaratıcı olduğunu reddetmesi olduğunu kabul etmek zorundayız."[v]

Allah inancını savunup yüceltmek her Müslüman’ın görevidir. Hazreti İbrahim, Allah’a eş koşulan putlar için “bunlar tahtadan, taştan eşyalar. İslam’a engel teşkil etmezler” dememiş, onları parçalayarak, bu varlıkları put edinenlere bunların herhangi bir gücü olmadığını ıspatlamıştır. Sayın Uluengin de elbette her yazar gibi kendisine Allah inancını savunmayı misyon edinip edinmeme konusunda özgürdür. Ancak iyiliği emredip kötülükten menetme sorumluluğunun bilincinde olan bir Müslüman, Hz. İbrahim’in yaptığı gibi, Allah’a eş koşulan varlıkların gücü olmadığını göstermekle yükümlüdür. Harun Yahya da bilimsel eserlerinde “zaman, doğa, mutasyonlar, tesadüf, doğal seleksiyon, tabiat olayları, tabiat ana” gibi kavramların hiçbir yaratıcı gücü olmadığını açık ve net olarak, bilimsel delilleriyle ortaya koymaktadır.

e) Evrim teorisi ve ırkçılık
Hadi Uluengin, evrim teorisi hakkında ortaya koyduğu yanılgıların satır aralarında bir gerçeğe de değinmektedir. Bu gerçek, evrim teorisinin içerdiği ırkçı söylemlerle ilgilidir. Uluengin,insanın evrimi teorisinin klasik versiyonundan ayrı olarak Afrika kökenli değil de çok bölgeli gelişim iddiasını ortaya atan bilim adamlarının, beyaz ırkı üstün gören ırkçı görüşte olduklarını ve Sosyal Darwinizm’e yakın olduklarını ifade etmektedir. Uluengin bu konuda şunları yazmaktadır:

“Daha ötesi[bu evrimciler], 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında pek bir moda olan ve nihayetinde Nazizm’e varan"sosyal Darwinizm" fasa fisosuna yakın duruyorlar.”

Sosyal Darwinizm, bazı ırkların diğerlerine üstün olduklarını ve sözde üstün olanların diğerlerini elimine etmesinin doğanın bir gereği olduğunu savunan, ırkçı bir teoridir. Darwinizm, ırkçı görüşlerin yayılmasına yol açmış, dünya savaşlarında birçok katliamın temelini sağlamıştır. Harvard Üniversitesi’nden evrimci profesör Stephen J. Gould, ırkçılıkla ilgili akımların Darwin sonrası dönemde yaygınlaştığını şu sözlerle ifade eder:

''Irkçılık lehindeki biyolojik argümanlar 1859’dan önce yaygın olmuş olabilir ancak evrim teorisinin kabul görmesiyle birlikte, defalarca daha büyük çapta kabul görmüşlerdir.[vi]''
Irkçılık ve evrim teorisi arasındaki bu bağlantıyı vurguladığı için Sayın Uluengin’i tebrik ediyoruz. (Daha fazla bilgi için bkz. Sosyal Silah Darwinizm, Harun Yahya,http://www.harunyahya.org/sosyal/sosyal_darwinizm/sosyal_darwinizm1.html)

Sonuç:

Sayın Uluengin, din ve bilim arasında çatışma yaşandığını, akılcılığın Darwinizm’den yana olduğunu sanmaktadır. Oysa gerçekte akılcılık, insanı Allah'ın varlığını fark etmeye götürür. Sayın Uluengin’e daha açık düşünmesini ve evrim teorisinin çöküşünü ortaya koyan bilimsel gelişmeleri daha yakından izlemesini öneriyoruz.

[i] Carl Zimmer, "Great Mysteries of Human Evolution", Discover, Vol. 24, No. 9, September 2003
[ii] Henry Gee, In Search Of Deep Time: Beyond The Fossil Record To A New Hıstory Of Life, The Free Press, A Division of Simon & Schuster, Inc., 1999, sf. 5
[iii] Popper, Karl R., [Emeritus Professor of Philosophy, University of London], "Unended Quest: An Intellectual Autobiography," [1974], Open Court: La Salle, Ill., Revised Edition, 1982, sf.168
[iv] Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.107
[v] Dr. Michael Walker, Quadrant, Ekim1982, s.44
[vi]Stephen Jay Gould,'Ontogeny and Phylogeny', Belknap-Harvard Press, ss. 27-128

BBC, Hürriyet / 25.06.2008

Ventastega Üzerindeki Evrimci Spekülasyonlar

BBC. co.uk internet sitesinde, “Fossil fills out water-land leap” başlıklı bir haber yayınlandı. 25 Haziran 2008 tarihli yazıda, ilk örnekleri 1994 yılında bulunan ve ortaya çıkarılan son parçalarıyla Nature dergisinde tanıtılan Ventastega curonica fosil bulgusu tanıtılıyordu. Sözkonusu fosilin, evrimcilerce sudan karaya geçiş senaryosunun bir aşaması olarak ileri sürüldüğü görülüyor ve bu bulguyla bu hayali geçişin boşluklarından birisinin tamamlandığı gibi hiçbir bilimsel temele dayanmayan bir iddiada bulunuluyordu. Aşağıda, BBC haberinde ortaya konan sözkonusu evrimci iddianın dayandığı önyargılar gösterilmekte ve bu bulguyla hayali evrimin sudan karaya geçiş açmazlarının neden aşılmamış olduğu ortaya konmaktadır.

Diğer mozaik canlılar gibi, Ventastega da Darwinizm’e delil oluşturmamaktadır

BBC haberinde “dört-bacaklı balık” olarak nitelendirilen Ventastega’nın kalıntıları, Baltık ülkelerinden Letonya’nın batı kesiminde ele geçirilmiştir ve omuz, pelvis kemikleriyle iyi korunmuş bir kafatasından meydana gelmektedir. Yaşı günümüzden yaklaşık olarak 365 milyon yıl önceye uzanan fosil, bazı mozaik özellikler taşımaktadır. Mozaik canlılar, farklı canlı gruplarının anatomik özelliklerini bedenlerinde bir arada bulunduran canlılardır. Örneğin Avustralya ve Tanzanya'da göl ve nehirlerde yaşayan Platypus, kürkü olduğu ve yavrularını emzirdiği için memeli sınıfına girmektedir. Kuyruğunu kunduz gibi sallayabilen bu hayvan, kuş gagası ve sürüngen zehrine sahip olma gibi özellikler de taşımaktadır. Platypus aynı bir memeli gibi tüylere sahiptir ve yavrularını emzirir, ama sürüngenler gibi yumurtlayarak çoğalır ve zehir üretir. Aynı kuşlar gibi bir gagaya sahiptir, ama aynı amfibiyenler gibi zamanının büyük bölümünü suda geçirir.

Ventastega bulgusu da kafatası anatomisiyle kara omurgalılarına benzediği halde yüzgeçleri ve düzgün bir kuyruğu olan, denizde yaşamaya uyumlu, bir diğer deyişle mozaik özellikler ortaya koyan bir canlıdır. Evrimciler bu özellikleri nedeniyle Ventastega’yı araform ve medyada propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. Oysa mozaik canlılar Darwinizm’e bir kanıt sağlamamaktadır. Canlı, farklı özelliklere kusursuz biçimde sahiptir ve bu özellikler o canlıya özel bir fizyolojik birliktelik içinde çalışmaktadır. Stephen Jay Gould gibi önde gelen bir evrimci paleontolog da "mozaik canlılar"ın bir ara geçiş formu olarak kabul edilemeyeceğini açıkça ifade etmektedir. (S. J. Gould & N. Eldredge, Paleobiology, Vol 3, 1977, s. 147)

Darwinizm, canlılardaki organ ve sistemlerin küçük değişimler yoluyla ve kademeli olarak evrimleştiğini iddia eder. Ancak Darwinizm, mozaik canlıların farklı özellikleri için hiçbir kademeli gelişim gösterememektedir. Bu özelliklerin tümü, tam oluşmuş ve işlevsel şekilde canlının üzerinde bulunmaktadırlar. Tesadüfi gelişim iddiasında olan evrim teorisine göre, fosil kayıtlarında organ ve sistemleri rastlantısal mutasyonlarla deforme olmuş veya yarı gelişmiş çok sayıda örnek bulunması gerektiği halde, paleontologlar bunlardan eser bulamamışlardır. Nitekim bu nedenle Rethinking Anthropology isimli kitabın yazarı E. R. Leach, Nature dergisindeki bir yazısında şunları yazmıştır:

Fosil kayıtlarındaki eksik halkalar Darwin'i endişelendiriyordu. Bunların gelecekte bulunacağından emindi, ancak bu kayıp halkalar hala eksik ve eksik olarak kalmaya devam edecekler gibi görünüyor." (E.R. Leach; Nature, 293:19, 1981 )

Bir dönemin en önde gelen paleontologlarından A. S. Romer ise aynı konuda şunları söylemiştir:

Bağlantılar, tam da [türler arasında geçiş gösterebilmek için] onlara en hararetli bir şekilde ihtiyaç duyduğumuz noktalarda bile kayıptırlar ve birçok bağlantının kayıp olmayı sürdürmesi kuvvetle muhtemeldir. (A.S. Romer, chapter in Genetics, Paleontology and Evolution (1963), p. 114.)

Hayali ve dogmatik bir iddia: Sudan karaya geçiş masalı

Evrim teorisi, canlılardaki değişimin rastlantısal mutasyonların ortaya çıkardığı farklılıklardan faydalı olanlarının seçilimine dayandığını öne sürmektedir. Ancak mutasyonların canlıların DNA'sına yeni genetik bilgi ekleyerek onları evrimleştirici hiçbir gücü olmadığı iyi bilinen bir gerçektir. Eğer bir balık, solunum sistemi, boşaltım mekanizması, iskelet yapısı gibi farklı yönlerden çok hızlı bir biçimde değişim geçirmez ise, kaçınılmaz olarak ölecektir. Öyle bir mutasyon zinciri olmalıdır ki bu, balığa anında bir akciğer kazandırmalı, yüzgeçlerini ayaklara dönüştürmeli, ona bir böbrek eklemeli, derisini su tutacak bir yapıya sokmalıdır. Canlının yaşamı için böylesine önem arzeden sistemler ya kusursuzca aniden değişmelidir ya da hiç değişmemelidir. Tesadüflere dayalı ve amaçsız bir süreç olarak savunulan evrimde ise böyle bir değişim kesinlikle imkansızdır. Akılcı düşünen herkes, konuyla ilgili tek açıklamanın, balıkların ve kara canlılarının ayrı ayrı yaratıldığını kabul etmekle mümkün olduğunu görebilecektir.

Bu nedenle "denizden karaya geçiş" senaryosu tümüyle çıkmaz içindedir. Nitekim evrimci biyologların bu konuda ortaya koyabildikleri tutarlı bir fosil kanıtı da yoktur. Evrimci paleontolog Barbara J. Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution (Omurgalı Tarihi: Evrimin Sorunları) adlı kitabında şöyle yazar:

Bilinen balık türlerinin hiçbiri, karada yaşayan dört ayaklıların atası olarak belirlenememektedir. Bu balık türlerinin çoğu amfibiyenlerin ortaya çıkmasından sonra yaşamışlardır. Amfibiyenlerden önce gelen balıkların, dört ayaklılarda bulunan eklem ve omurgaların herhangi birisini geliştirdiklerine dair ise hiçbir delil yoktur. (Barbara J. Stahl. Vertebrate History: Problems in Evolution, Dover, 1985. s. 148)

Ventastega üzerindeki iddialar, az miktarda veri üzerinde yapılan büyük spekülasyonlara dayanmaktadır

BBC haberinde sudan karaya geçiş senaryosu sanki çok sağlam kanıtlara dayalı, güvenilir bir teoriymiş, Ventastega bulgusu da sözde bir araform olarak bu teorinin önemli bir boşluğunu kapatmış gibi bir izlenim ortaya konmaktadır. Oysa sudan karaya sözde geçişin aşaması olarak gösterilen Ventastega ve diğer fosil örnekler, evrim teorisine hiçbir yönden kanıt sağlamamaktadır. Tam tersine bu canlılar sahip oldukları tam ve mükemmel sistemlerle evrim teorisi için yepyeni bir açmaz teşkil etmektedir. Bu alanda çalışan bilim adamları evrim teorisini en baştan bir dogma olarak benimsedikleri için bu az miktardaki fosiller üzerinde hayali yorumlar kurgulamakta, fosiller arasında kendi varsaydıkları hayali bağlantıları kurmaktadırlar. Kara canlılarının kökenleri konusunda en önde gelen uzmanlardan birisi olan ve kendisi de evrimci olan Jennifer A. Clack, 2003 basımlı kitabında bu alandaki iddiaların spekülasyona dayalı olduğunu şöyle itiraf eder:

Çok da uzak olmayan bir geçmişte, neredeyse hiç fosil malzeme yoktu ve düşünceler genellikle bilgiye dayalı tahminlere dayanıyordu. Spekülasyon çok yoğundu ve genellikle olduğu gibi, verilerin miktarıyla ters orantılıydı. Doğruyu söylemek gerekirse, neredeyse hala fazla gerçek veri yoktur ve buna dayalı olarak spekülasyonlar hala işlemektedir ve bugün her ne sonuca varılırsa varılsın, bu sonuç yarın yeni bir fosil bulgusuyla tersine çevrilebilir.(Clack, J.A., Gaining Ground: The Origin and Evolution of Tetrapods, Indiana University Press, Bloomington, 2002, sf. 3)

Sonuç:

BBC bilim haberleri servisi, paleontoloji biliminin evrim teorisini çürüttüğünü kabullenmeli, bir yalandan ibaret olan kayıp halka masallarını ısrarla tekrarlamakla bu durumu değiştiremeyeceğini görmelidir.

Hürriyet / 18.08.2008

Hürriyet Gazetesi Haberindeki “Maymun Adam” Bulgusu Sahte Çıktı!

Evrim teorisinin sahtekarlıklarla dolu tarihinde, embriyoloji sahtekarlığı, dinokuş sahtekarlığı, sanayi kelebekleri sahtekarlığı gibi örnekler bulunmakla birlikte, bunlar arasında “maymun adam” sahtekarlığının farklı bir yeri olmuştur. İnsanın kökeniyle ilgili olduğu için en büyük ilgi, daha doğrusu yanlış bilgiye neden olan bu aldatmacaların en bilinenleri Piltdown Adamı sahtekarlığıyla Nebraska Adamı skandalıdır. Birincisinde insan kafatasına orangutan çenesi monte edilerek maymun adam masalına kanıt üretilmeye çalışılmış, ikincisinde ise bir domuz dişi kamuoyuna insan evrimini kanıtlayan hayali ve sahte bir hominid bulgusu olarak tanıtılmıştır. Bu sahtekarlıkların öyküsü 1912 ve 1922 yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak “maymun adam” sahtekarlıkları modern zamanlarda da halen sürdürülmeye çalışılmakta, günümüz bilgisi, bilim ve teknolojisine rağmen hala sahte deliller üretilmektedir. 2005 yılında evrimci bir antropoloji profesörünün bazı önemli fosillerin yaşı hakkında otuz yıldan beri sahte bilgiler verdiğinin ortaya çıkışı konuyla ilgili en önemli örneklerden birini teşkil etmektedir.

Şimdi ise bu evrim aldatmacalarının son bir örneği, Hürriyet gazetesinin 18 Ağustos 2008 tarihli haberi çerçevesindeki gelişmelerde ortaya çıkmaktadır.

“Yarı İnsan Yarı Maymun” başlığıyla verilen haberde, “ABD ve Kanada ormanlarında yıllardan beri aranan yarı insan yarı maymun yaratığın izine rastlandığı” öne sürülmektedir. Hürriyet Gazetesi haberinde, ABD’li Matt Whitton ve Rick Dyer tarafından bu maymun adamın cesedinin bulunduğu ve bu canlının boyca iki metreyi bulduğu belirtilmektedir.

Ancak Hürriyet Gazetesi’nin haberinde, bu maymun adam yakıştırması yaptığı canlı ile ilgili olarak belirtilmeyen çok önemli bir nokta vardır: BU MAYMUN ADAM İDDİASI GERÇEKTE BİR SAHTEKARLIKTAN İBARETTİR!

Tüm bilimsel yayınlarda, bu hayali maymun adamın bir sahtekarlık örneği olduğu manşet manşet duyurulurken, Hürriyet gazetesi nedense bu önemli detayla pek ilgilenmemiş, okuyucularına bu gerçek dışı canlının aslında olmadığını bildirme gereğini duymamıştır. Tam tersine, bu sahte varlık ile ilgili eski iddiaları tekrarlamayı tercih etmiş, evrim gemisini batırmamayı tercih etmiştir.

Hürriyet gazetesinin ısrarla sahip çıktığı bu sahte maymun adamla ilgili gerçek bulgular ise şu şekildedir: Whitton ve Dyer, kauçuktan yapılma kıllı bir goril kostümü içine hayvan cesetlerinden parçalar doldurarak bu hikayeyi uydurmuşlardır. Basın açıklamasıyla dünyaya duyurulan ve hakkında salonu dolduran gazetecilere “Bu bulgu, sizin burada bulunmanız kadar gerçek” denilen sözde maymun adam, aslında evrim sahtekarlıkları tarihindeki diğer maymun adamlar gibi, sahtedir. Ve bu sahtekarlık, evrim tarihinde sahtekarlığı yapan kişiler tarafından açıkça itiraf edilmiş yepyeni ve son derece önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Hürriyet gazetesi, evrimcilerin evrimi ispatlama amacıyla gündeme getirdikleri sahte maymun adam iddiaları yüzünden, halkımızı yanlış yönlendirmiş, evrim teorisinin hayali canlıları olan maymun adamların yaşadığını iddia etmiştir. Gazetenin editörlerini düştükleri bu hatayı düzeltme konusunda sorumlu davranmaya ve iddianın bir sahtekarlıktan ibaret olduğunu duyurmaya davet ediyoruz.

Not: Evrim sahtekarlıkları hakkında geniş bilgi için bkz. www.evrimsahtekarliklari.com